| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Yok değil vardı ama kalmadı
Küçük bir oda... içi boş... halılar kaldırılmış.. koltukların yerleri boşalmış... çiçekler toplanmış... aralarından birini nöbetçi bırakmışlar, o da soğuktan kavrulup kalmış... Kütüphanenin rafları boş... kitaplar kolilere doldurulmuş... koliler ise salona istif edilmiş... bu arada bazı sayfalar yerlere dağılmış... kitapların yıllardır bir el uzatımı mesafede duran o heybetli görünüşlerinden eser kalmamış... uzaktalar... çok uzaktalar... terkedilmişler çünkü... ve bu nedenle hepsinin keyfi kaçmış... Etraf sessiz... saat her zamanki gibi geceyarısını çoktan geçmiş... bir düşüncenin sesleri... bir de klavyenin... bazen klavyenin sesleri düşüncenin seslerinin önüne geçiyor, bazen klavye susuyor, sadece düşüncenin sesleri... Hava soğuk... çok soğuk... çok çok soğuk... çünkü kaloriferler sönmüş... aylardır yanmadığı için paslanan, kararan, karartan o boru içleri boşalmış... Sıcak.. özlenen sevgili... sevgili değil sevgi... hatta hasret... hatta elem... zaman zaman inkisar... Sıcak... söylemesi bile güzel... bu yüzden sımsıcak... Işıklar? Işıklar yanıyor... ekranın aydınlığı, kör lambanın aydınlığına karışmış... mihriban gibi hani... cılız ışık titriyor, titretiyor... o da üşümüş... Peki ya gece lambası? Bir torbanın içerisinde dizlerini boynuna çekmiş uyuyor sanki... süsmüş... evet süsmüş bir zamanlar... şimdi küsmüş... masadan düşmüş... Perdeler öylece duruyor... kapalı... biraz kirli... biraz kibirli... bir iki dişi düşmüş... kalkmış... kakmış... kakılmış... o halleriyle ağyarın nazarından odanın içini koruyorlar... boşluk farkedilmesin, anlaşılmasın, anlatılmasın... Boşluğu örtmüşler... yalnızlığı sarmalamışlar... yalnızlığa sarılmışlar... inmiyorlar... inmek istemiyorlar sanki... göz kapakları gibi... göstermiyorlar... sadece içeriyi değil, dışarıyı da göstermiyorlar... Perde... ne ilginç bir nesnedir perde... gözlerin üzerine iner... başkalarının görmemesini ister... başkalarını da göstermez bu yüzden... iki tarafı keskin kılıçtır perde... Telefon zili çalmıyor... kesilmiş... hoş kesilmediği günlerde de çalmazdı gece yarıları... gece kaim gündüz nâim idi sahibi... o ise aksi... Telefon çalmaz, çalınır dediler... Ve telefonu da çaldı birileri... ... Dışarıdan köpek sesleri geliyor... çünkü ortalıkta insan kalmamış... Yok deme dedi ustası, kalmadı de... "vardı ama kalmadı"... bu yüzden insan yok değil var idi ama kalmadı... sesi de kalmadı, sözü de... evet ortalıkta insan kalmadı... Yazı bitmeli... bu iş bitmeli... herkes bu diyardan gitmeli... Herkes bu diyardan gitti... bu iş de bitti... ama yazı bir türlü bitmedi... yazı yazdı... yazı yazıyı yazdı... yazıyı yazan yazdı... işte keyifsiz bir kafiye daha: o, o zaman yazdı... çünkü o zaman yazdı. Ne bitirir yazıyı? Ömür törpüsü elbette... yazının kendisi yani... Bitmeyen yazı, kendisini tekrarlar... biten yazı tekrarda hikmet arar... hikmet... onun hiçbir işi yok, o hep iş arar... Etraf sessiz... saat her zamanki gibi geceyarısını çoktan geçmiş... bir düşüncenin sesleri... bir de klavyenin... bazen klavyenin sesleri düşüncenin seslerinin önüne geçiyor, bazen klavye susuyor, sadece düşüncenin sesleri... En nihayet klavye sustu... klavyeye basan parmaklar sustu... parmaklar dondu... gözler dondu... düşünceler dondu... VE düşünce de sustu... Düşünce düştü... düşününce düştü... kim ne dersin desin o bir düştü.
[email protected]
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|