|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
İsrail Başbakanı Ariel Sharon, İsrail'de hayli önem verildiği gözlenen tek günlük bir 'iş gezisi' münasebetiyle bugün Ankara'da… Ziyaret öncesi 'medyatik zemin' ustaca hazırlandı. Sharon, CNN-Türk'ü çiftliğinde, NTV'yi Kudüs'teki bürosunda kabul etti. İki Türk televizyon kanalına söyledikleri dünya basınına taşındı. İsrail gazeteleri de iktibaslar yaptı. Sharon'un Türkiye'ye bakışı, şu sözlerde ifadesini buluyor: "Demokrasilerin ittifakı"… Yani, Türkiye ile İsrail arasında bir 'askeri eksen'den söz edilebilecek olsa da, 'askeri ittifak' söz konusu değil. Böyle olabilmesi için, iki ülkeden birinin, bir diğeri saldırıya uğradığında kendisini onun yanında savaşa girme yükümlülüğü altına sokması gerekir. Böyle bir durum yok. 'Askeri eksen' ama 'askeri ittifak' değil ama 'demokrasilerin ittifakı'… Türkiye ve İsrail'in Ortadoğu'da birer 'parlamenter seçim demokrasisi' oldukları tartışma götürmez. Fakat bu Ortadoğu ölçü alınırsa doğru. 'Avrupa demokratik standartları' açısından değil. Türkiye ve İsrail, Ortadoğu'da 'aynı lig'de görünüyorlar ve 'demokrasiler ittifakı' yakıştırması sanki doğruymuş gibi bir çağrışım yapıyor. Oysa, her iki ülkeyi birbirine bağlayan esas olarak, 'insan hakları ihlalleri'nde ön sıralarda yer kapmaları ve 'demokrasi özürlüsü' olmaları. Daha açık bir deyimle ifade edersek, Türkiye ve İsrail, birer 'parlamenter seçim demokrasisi' olmaları kadar, birer 'güvenlik devleti' ve bu yönleriyle Ortadoğu'daki komşularından 'özde' çok da farklı sayılmayabilirler. Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)'nde, rekor sayıda dava ile ön sırada, 'sanık sandalyesi'nde oturuyor. İsrail'in 'insan hakları sicili'nin, başka bir (Filistin) halkı 'işgal ordusu' ile yönettiği için berbat bir durumda olduğuna David Kimche'nin Haaretz'deki yazısında işaret ettiğine dün değinmiştik. David Kimche'yle devam edelim: "Damların üzerine çıkıp, Judea, Samaria (Batı Yakası cç.) ve Gazze'nin, vazgeçilmez haklara sahip olduğumuz İsrail'in tarihi toprağının ayrılmaz bir parçası olduğunu haykırabiliriz. Ama bu, Avrupa, Kanada, Avustralya ve Birleşik Amerika ile diğer yerlerdeki aydınlanmış insanlar açısından bütün bir halkın rehin ve işgal altında tutulduğu ve böyle bir şeyin bu ülkelerdeki kamuoyunca artık kabul edilmediği gerçeğini değiştirmiyor. Bu nedenden ötürü, terör ve intifadaya karşı mücadelemizde şu anda izlediğimiz politikaları ne kadar iyi anlatırsak anlatalım, bu ülkelerin kamuoyunu doğrunun bizim yanımızda olduğuna dair muhtemelen ikna edemeyiz. Zira Belçikalılar, Fransızlar ve Danimarkalılar ve diğerleri için, esas olarak, biz, bir başka halkın insan hakları üzerinde ağır ayaklarımızla dolaşıyoruz. Yüzümüz morarana dek, halkımızı şiddetten ve terör saldırılarından korumak amacıyla evleri havaya uçurduğumuzu, bağları bahçeleri söktüğümüzü, yollara barikatlar kurduğumuzu, insanların yer değiştirme özgürlüğünü kısıtladığımızı anlatabiliriz ama açıklamalarımız sağır kulaklarda kalacaktır. Bazılarının ileri sürebileceği gibi, Avrupa'da anti-Semitizm'in hâlâ etkili olmasından ötürü değil, Filistin topraklarının işgalimiz altında bulunmasından, özellikle o topraklardaki yerleşim merkezlerimizden ve bunların kabul edilmez ve illegal sayılmasından ötürü. Uzun vadede, İsrail'in insan haklarına dair hükümleri ihlal ettiği için bir parya ülke görülmesini önleyecek tek şey, işgale son vermektir. İsrail'in uluslar ailesi içinde yerini alabilmesi için olmaktan ziyade, kendimiz için. İşgalin devamının üzerimizde, maneviyatımızda, davranışlarımızda, bir bütün olarak İsrail toplumunda yarattığı berbat hasardan ötürü." Ankara'nın bugünkü 'seçkin konuğu' Sharon, İsrail'in bu imajının başlıca mimarıdır. İşgal altındaki topraklardaki Yahudi yerleşim merkezleri, o, 'Yerleşim Merkezleri Bakanı' iken alıp başını gitmiştir. Bu konuda tek bir geri adım atmamaya kararlıdır. 1982'de Sabra ve Şatila Filistin mülteci kamplarında 2000 kişinin öldürüldüğü katliamın baş sorumlusu olarak görülüyor. Bu yüzden hakkında Belçika'da adli süreç başlamış durumda. Sharon, öyle bir 'olumsuzluğu' simgeliyor ki, o, İsrail Başbakanı kaldığı sürece 'Ortadoğu'da barış' bir yana, 'şiddet ortamından çıkılması' bile bir hayaldir. Sharon'un böyle bir 'konjonktür'de bölgede bulduğu tek 'dost'un Türkiye olması, Türkiye açısından yakışıksız bir görüntüdür. Sharon, İsrail-Türkiye yakınlığını 'demokrasiler ittifakı' diye niteleyerek, Türkiye'yi 'cilaladıktan' sonra, Ankara ziyaretinin temel amacını şöyle açıkladı: "İsrail Türkiye'ye yardım etmeye isteklidir ama bunun karşılığında da yardım almayı umuyor. Özellikle, bölgenin önemli bir ülkesi olarak Türkiye, Filistin Yönetimi Başkanı Yasir Arafat'a mevcut davranışının kabul edilemez olduğunu ve terörizm yoluyla hiçbirşey elde edemeyeceğini açıklayabilir. Türkiye, Arafat'a barış yolunda ilerlemesi için baskı da yapabilir." (Haaretz, 7 Ağustos 2001) Yani, İsrail'in Türkiye'ye 'yardımı'nın 'şartı' var: Türkiye'nin Arafat'a baskı yapması… Türkiye, böyle bir 'politika' izleyecek midir? İzlemesi, kendisini bölgede İsrail'in (en kötüsü Sharon'un) iyiden iyiye 'yedek gücü' haline getirir. Utanç vericidir. İzlemeyecekse, Ankara'da Sharon'a kucak açmak hangi 'diplomatik akıl' ile izah edilecektir?
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |