|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Ulusal güvenlik tartışmasından mülhem bir kez olsun, "söyleyene" değil "söylenene" bakmayı denemeliyiz. İster günah çıkarmak, ister siyaseten çıkış aramak maksadıyla yaptığını kabul edelim Mesut Yılmaz'ın "ulusal güvenlik" kavramını tartışmaya açmasını bu deneme için bir fırsat olarak değerlendirmeliyiz. ANAP liderinin sicili içimize sinmiyorsa bunu, tartışma ile Yılmaz arasındaki bağ kopararak da yapabiliriz. "Ulusal güvenlik"in sorgulanması Yılmaz'ı içinde bulunduğu durumdan kurtamaya yetmeyebilir ama umulur ki bu tartışma; Türkiye'de demokrasi isteyenlerin işine yarayabilir ve demokrasinin önünün açılmasına vesile olur. Genelkurmay Başkanlığı'nın dünkü açıklamasından sonra bu konudaki tartışmanın ne kadar yerinde ve gerekli olduğu ve demokrasinin ne denli bir "ulusal güvenlik sendromu baskısı" altında olduğu bir kez daha anlaşılmıştır. Bu saatten sonra tartışma artık sadece ANAP'ın ya da Yılmaz'ın meselesi olmaktan çıkmıştır. Yılmaz, "Ulusal güvenlik kavramı devletin geleceğini sağlamlaştırıcı her adımın engelleyicisi konumuna getirilmiştir. Değişime adım atmanın, rotamızı Avrupa`ya çevirmenin gerçek anahtarı, şartı ulusal güvenlik kavramının kapsam ve sınırlarını yeniden belirlemektedir. Ulusal güvenlik ulusun bütününü ilgilendirir" diyor ve ekliyor: "Her açılımın önünün, ulusal güvenlik elden gidiyor gerekçesiyle kesilmesi, hem ülkemizin geleceğine hem de ulusal güvenliğimize büyük zararlar verecektir." Türkiye'nin dünü, bugünü ve yarınına demokrasi çerçevesinden bakan hangi göz sahibi bunun aksini iddia edebilir... "Ulusal güvenlik baskısı", ülke üzerinde bugün "Kemalizm"den daha efsunlu ve dokunulmaz bir ideoloji haline gelmiştir. Kemalizm'in düzenleme gücünün bittiği noktada devreye ulusal güvenlik girmiş; başta siyaset olmak üzere, eğitim, toplum hayatı ve ekonomide bu kavram aracılığı ile gözle görülür ve bir bölümü de geri dönüşsüz düzenlemeler yapılmıştır. Ulusal güvenlik sadece siyasetin gelişmesinin önünde bir engel değil, özgür düşünceyi temel alan bütün branşların; bilimin, edebiyatın, sanatın hatta müziğin bile önüne dikilen bir hayaletten farksızdır. Bu kavram demokrasinin, hukukun ve hatta cari kanunların bireye sağladığı temel hakları bile bir çırpıda anlamsız hale getirmektedir. Çünkü, ulusal güvenlik sözkonusu olunca sadece bireylerin değil; küçük bir dernekten, koskoca bir siyasi partiye kadar bütün örgütlerin varlığı anlamsız hale gelmektedir, önemsizleşmektedir... Türkiye'nin ulusal güvenlik şemsiyesi altında barınan ve artık anlamlarından boşalan "hikmet-i hükümet... iç tehdit... dış düşman... bölücü ve yıkıcı fikirler" gibi kavramlardan ve yaftalamalardan da kurtulması, demokrasiye uygun jargonu bulması gerekiyor. İşe de ulusal güvenliğimizin ne olduğunu ve nerelerde bulunduğunu belirlemek için yöntem tayiniyle başlamak zorundayız. Bunu, "asker-sivil bürokrasi" eliyle mi yoksa "siyasetçi" marifetiyle mi yapacağımızı kararlaştırmalıyız. Açıkçası, bu vazife halen birinci gruptakilerin elinde olduğuna göre onlara artık devir-teslim zamanının geldiğini anlatmalıyız. Ulusal güvenlik korkusu üzerinden dizayn edilen Türkiye'nin GSMH'sı, dış politikadaki varlığı ve iç barışının ne durumda olduğu, ülkenin bu korkudan sıyrılması için vakit kaybına tahammülü olmadığını gösterecek kadar dramatik veriler sunmaktadır. Dahası, bu korkunun korunmaya çalışılan "ulusal güvenliği" de tehdit eder noktaya geldiği artık gizlenememektedir. Bu tartışma kaçmaz, kaçmamalı...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |