T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Siyasetçilerin siyaset sendromu

Yılmaz'ın "ulusal güvenlik kavramı"nı tartışmaya açmasından sonra gelen tepkiler Türk siyasal hayatının "zihinsel haritası"nı ele veriyor. Yılmaz'ın "inandırıcılık" konusundaki genetik sorunlarına rağmen, böyle bir tartışmanın siyaset kurumu içinden/adına başlatılmasının doğru olduğunu söylemiştik. Şimdi, bu tartışmanın açılmasına sivillerden gelen ve "sivil siyaset" mantığıyla hiçbir noktada bağdaşmayan bir yığın tepki var ortalıkta...

Öncelikle, böyle bir tartışmanın bir partinin kongresinde yapılmaması gerektiği söyleniyor. Bunun daha "özel" ve "teknik" zeminleri olması gerektiğinden bahsediliyor. Şunu sormak gerekir; bir siyasi partinin kongresi siyasetin konuşulmadığı bir yer olacaksa, siyaset nerede konuşulacak ve ülkedeki her türlü siyasi tartışmanın "düğümlendiği" kavram olan "ulusal güvenlik", siyaset zemininde ele alınmayacaksa hangi zeminde ele alınacak?

Aslında konuşulması gereken, "ulusal güvenlik kavramı" değil, "ulusal güvenlik sendromu". Çünkü hiçbir ülke, kendi ulusal güvenliğini zaafa uğratacak bir tartışma yürütme lüksüne sahip değildir. Fakat "ulusal güvenlik kavramı"nın aşırılaştırılmış bir içeriğe sahip olması ve buradan kalkılarak her türlü gelecek tartışmasının bugünün kaygıları içinde eritilmesi çok ciddi bir problemdir ve "siyaset" bu problemlerin aşılması için vardır. Dolayısıyla Bahçeli'nin dediği gibi "Türkiye'nin çok ciddi problemleri varken "ulusal güvenlik" meselesini tartışmaya açmak yanlıştır" demek, siyaseti varlık sebeplerinden biri olan bir çabadan uzaklaştırmak demektir.

Buna karşılık "ulusal güvenlik" meselesinin ancak "uzmanlar" tarafından ve MGK gibi zeminlerde tartışılması gerektiği söyleniyor. Bir kere bu "uzmanlar" meselesi çok şaibeli bir iş; kastedilen her zaman o konu hakkında derinlemesine bilgi sahibi olanlar olmuyor çünkü, Türkiye'deki uzmanlık biçimleri, demokratikleşmenin eksiltilmesini siyasal uzmanlığın bir gereği olarak ortaya koyuyor. Türkiye gibi statükonun çok güçlü olduğu ülkelerde uzmanlıklar ülkenin önünü açmak için değil, ülkeyi içe kapatmak için işlevselleşiyor. Zaten konu tartışılsın denildiği zaman da, şehir meydanlarında karara bağlansın denilmek istenmiyor, tam tersine konunun tartışılacağı zeminlerin değerlendirme ufuklarını pekiştirmek için hassasiyetler oluşturulsun denilmiş oluyor.

Bunun yanısıra siyasetçiler ağırlıklı olarak konunun tartışılma yerini MGK olarak işaretliyorlar. Bu tip konuların tartışılma yerinin Meclis olduğu neredeyse gündeminden çıkmış Türk siyasetçisinin. Oysa makro politikaların tartışılacağı tek yer Meclis'tir. Bu nedenle Meclis'i işaret etmeyen siyasetçiler, aslında ülke meselelerini konuşması gerekenlerin kendileri değil başkaları olduğunu da beyan etmiş oluyorlar açıkça.

Oysa bu tartışmanın yapılmasına siyasetçilerin topluca önayak olması gerekir. Üstelik "ulusal güvenlik sendromu" siyasetin alanının daraltılmasına yol açan gelişmeleri de tetiklediği için, bu konunun enine boyuna tartışılması siyasetçiler açısından hayati bir meseledir. Türkiye'de neredeyse her konu bir "güvenlik" meselesi gibi algılanıyor. Ağır güvenlik kaygıları, gündelik yaşamın hücrelerine her geçen gün daha çok siniyor. Hiçbir konu kendi özgüllüğü içinde değerlendirilemez oluyor. Böylece kurumlar performans ve kalite üretimine dönük olarak değil, güvenlik kaygılarına göre biçimlendirilmiş oluyor. Bu süreçler de Türkiye'nin tüm siyasi ve idari standartlarını aşağıya çekiyor.

Üstelik tüm bunlar Avrupa Birliği'ne tam üyelik sürecinde yaşanıyor. Böylece, geçmişin bagajlarından kurtulmak için çaba göstermesi gereken Türkiye, geçmişten ibaret bir dünyaya gömüyor tüm "gelecek yönetimi"ni. AB konusunda atılması gereken adımlar sürekli olarak "ulusal güvenlik korkuları"yla budanıyor ve neticede hiçbir adım atamaz hale geliyor Türkiye. Bunun gerisinde de statükonun devamı sayesinde iç politikada pozisyon kapanların bunu sürdürme gayretleri yatıyor. Bu durumda birilerinin iç politikadaki pozisyonlarını korumak adına Türkiye'nin geleceğini kilitlemekten çekinmediği daha net ortaya çıkıyor.

Bütün bunlar sonuna kadar tartışılmalıdır. Çünkü hiçbir ülke geleceğini "korkuların gücü adına" kuramaz. "Korkularından kurtuldukça geleceğini kuran" ülkelere gelişmiş ülkeler deniyor zaten...


8 Ağustos 2001
Çarşamba
 
ÖMER ÇELİK


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED