|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Gözyaşartıcı bir 'demokrasi mücadelesi' izliyoruz doğrusu. Türkiye'nin 'AB trenini kaçırmaktan korktuğu' için müthiş bir feragat duygusu ile hareket eden bir Başbakan Yardımcısı var. Avrupa Birliği yolunda 'gerekirse kendimi feda ederim' diyor. Sabah'ta manşette, Hürriyet ve Milliyet'te birinci sayfada aynı sözcükler: 'Kendimi feda ederim'... Genelkurmay'a karşı durarak, 'kendini feda edecek' kadar 'kendinden geçen' Başbakan Yardımcısı ve ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz'ın 'muhafız alayı', müttefikinin sahibi olduğu, o bildiğimiz ve kamuoyu nezdinde tıpkı kendisi gibi inandırıcılığını yitirmiş medya. Bu itibarsız medya, son birkaç gündür birdenbire 'demokrasi mücahidi' kesildi. Önceki günkü Milliyet'in manşeti heyecan vericiydi: 'Demokrasi tırmanıyor!' Bazılarına göre, konu Mesut Yılmaz'ı aşmış ve bir 'ilke mücadelesi' haline gelmiş durumda. İşin eğlenceli tarafı, Mesut Yılmaz da aynı kanıda. Zaten onun istediği tam da buydu. Mesut Yılmaz'ı bir yana bırakarak, 'demokrasi ilkesi' ve 'Türkiye'nin AB şansı'nı savunmamız gerekiyormuş, çünkü 'tartışma başlamış' ve 'iş, Mesut Yılmaz'ı zaten aşmış'... Hiç öyle bir durum yok. Tümüyle Mesut Yılmaz'ın dizayn ettiği ve Mesut Yılmaz'ın 'siyasi varoluşu'na göre dizayn edilmiş bir manzara var. Baksanıza, NTV'de Mesut Yılmaz. Kanal-D'de Mesut Yılmaz. Sabah'ın, Hürriyet'in, Milliyet'in birinci sayfalarında Mesut Yılmaz. Bu, bir 'Mesut Yılmaz'ı diriltme kampanyası' ve 'orkestra şefi' ise Mesut Yılmaz. Bunu görüp, gösterince tepki hazır: 'Meseleyi kişiselleştirmek' ya da 'konuyu bırakıp, kişiye yüklenmek'... 'Mesut Yılmaz'ı bir yana bırakalım; 'doğru' söylemiyor mu? Türkiye'nin önünü 'ulusal güvenlik anlayışı' tıkamıyor mu?' soruları ortaya atılıyor. Birincisi, Mesut Yılmaz'ı bir yana bırakamayız. 'Doğru' söyleyerek, 'AB uğrunda' bayrak açan kişinin bunu yapmaya 'ehil' olup olmadığına, şayet değilse bunu 'niye' yaptığına ve niçin 'şu sırada' ve 'bu şekilde' yaptığına bakmak zorundayız. Bunların cevabını bulursak, 'doğru'nun ardında gayet ince hesaplı bir 'siyasi taktik' gizlendiği, olan-bitenin 'ulusal güvenlik kavramı' tartışmasını başlatmakla ilgili bulunmadığı ve Yılmaz'ın çıkışı ve zamanlamasıyla aslında 'ulusal güvenlik kavramı' tartışmasına zarar verdiği sonucuna da varabiliriz. İşte bu yüzden, 'doğru' da söylemiyor. Ağır ekonomik sıkıntılar altındaki halkın, yolsuzluklar ve hortumlamalara biriken ve birikmiş müthiş bir öfkesi söz konusu. Yarın öbürgün birileri çıkıp, ortaya birtakım 'dosyalar' serer ve 'Ulusal Güvenlik kavramını ortaya atanlar, işte bunların failleridir' derlerse, olan bu 'kavram'a olmaz mı? Mesut Yılmaz'ın, Türkiye'nin AB üyeliğine 'duyarlı' olduğunu nereden çıkarıyorsunuz? 1988'de, iki yıldır toplanmayan Türkiye-AB Ortaklık Konseyi toplantısında dönemin Alman Dışişleri Bakanı Hans-Dietrich Genscher'le gereksiz bir hır çıkartmış ve Konsey, 1991'e dek toplanamamış, Türkiye-AB ilişkilerinde yıllar heba edilmişti. Keza, 1997'deki Lüksemburg Zirvesi'nden önce kötü bir diplomasiyle Türkiye'nin AB yollarının tıkanmasına katkıda bulunmuştu. Lüksemburg 1997'den Helsinki 1999'a dek geçen süre içinde Mesut Yılmaz Başbakan'dı. Aradaki Cardiff ve Köln Zirvelerinde Türkiye-AB ilişkilerinin düzelmesi için parmağını kıpırdatmadı. Helsinki 1999'da ve Helsinki'ye giden yolu hazırlayan Amsterdam 1999'da hükümet üyesi değildi. Daha ilginç olanı, Helsinki'den bu yanaki performansı. Türkiye'nin Helsinki'de 'AB aday üyesi' olmasında AB'den sorumlu Devlet Bakanı M.Ali İrtemçelik'in olağanüstü önemde yapıcı bir rol oynadığı biliniyor. İrtemçelik, Mesut Yılmaz'ın çok yakınındaydı. Helsinki'den sonra, 'Ulusal Güvenlik Kavramı' çerçevesinde sözü edilen konularda adım atılması için çırpındı. Yol alamadığını ama en başta yakın dostu ve genel başkanı Mesut Yılmaz'dan destek bulamadığını görünce Mayıs 2000'de istifa etti. Mesut Yılmaz, M.Ali İrtemçelik'i AB mücadelesinde niçin bir gün bile arkalamadı? İrtemçelik, 'Ulusal Güvenlik Kavramı' ve bu çerçevede AB üyeliği konusunun bir 'iç gerilim'e yol açabileceğini görerek, muhtemel bir gerginliği aşabilmek ve AB üyeliği konusuna 'meşruiyet' sağlamak amacıyla; 'milletten yetki almak' için 'referandum' önerisinde bulundu. Sorun bakalım, Mesut Yılmaz buna karşı çıktı mı, çıkmadı mı? Ve, Mesut Yılmaz, 'Ulusal Program' hazırlığı sırasında MGK toplantılarında bugün gündeme getirdiği konuya ilişkin ağzını açtı mı, açmadı mı? Onu bırakın, MGK'yı izleyen ve 'Ulusal Program'ın şekillendiği 19 Mart 2001 tarihli hükümet toplantısında bu konuda ağzından bir şey çıktı mı, çıkmadı mı? Niçin bu konuda, ta 4 Ağustos 2001'deki ANAP Kongresi'ni bekledi? 'MGK'da çözülemediği için konuyu kamuoyuna taşıdım' diyor. Doğru söylemiyor. Bunca yıldır, kamuoyu dahil, hiçbir zeminde gündeme getirmediği bir konuyu bugün 'tartışma zemini'ne sunuyorsa, amacı bu konu değil, başka şey... Ayrıca, o kötü ve AB tarafından kabulü mümkün olmayan ama kendisinin şimdi altını çizdiği 'Ulusal Program'ı TBMM'te sunarken, buna ayırdığı süre ne kadar biliyor musunuz? 13 dakika 20 saniye! Bu 'tartışma'nın, Mesut Yılmaz'ın seçtiği ve formatını belirlediği zaman diliminde çıkartılmasının nedeni, Eylül, Ekim ve Kasım aylarında ortalığa saçılması ve kendisini ilzam etmesi ihtimali bulunan 'dosyalar' ve 'yolsuzluk soruşturmaları'. Mesut Yılmaz'ın bunlarla ne ilişkisi olabilir, demeyin; kendisi Cumhuriyet tarihinin 'yolsuzluk gensorusu' ile düşürülen tek başbakanı değil mi? Türkiye için AB yolunda 'gerekirse kendini feda eder'miş. Başka bir sebeple, bambaşka bir 'yol'da 'feda edilebileceği'ni anlayınca, böyle 'asil' bir söylevle çıtayı yükseltmeye kalkışıyor olmasın? Bu kadar 'kanıtlı kuşku' orta yerde dururken, 'Mesut Yılmaz demokratları'ndan biri olmak yerine, onun ölçülerince 'sahte demokrat' olmak tercihe şayandır. Daha önce de söyledim: Teşekkür ederim, bu 'tartışma'yı ben almayayım...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |