|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendi'nin "müslüman kadınların eğitimi" üzerine geçen asrın başında yazdıklarından kısa bir bölümü dünkü yazımızda aktarmıştık. İmdi, Musa Kâzım Efendi'nin söylediklerinin tam mânâsıyla açıklık kazanabilmesi için aynı metinden küçük bir pasaj daha aktarmak istiyorum: - "Ma'lûmdur ki bir ailenin saadetini temin etmesi iki tür mühim vazifeye bağlıdır: Bunlardan biri eve ait vazifeler, diğeri evin dışına ait vazifelerdir. Bu iki tür vazifeleri yalnız kadın îfa edemeyeceği gibi yalnız koca da îfa edemez. Şu halde bu vazifeleri taksîm etmek gerekir. Eve âit vazifeleri kadına, evin dışındaki vazifeleri kocaya yüklemek gerekir. Bunun aksi olmaz! Zira kadınların aslî yaratılışlarındaki nezaket ve zerafet gereğince onların birtakım zor işlerden ibaret olan dış işlerle meşgûl olmaları hikmet ve maslahata uygun olmayacağı gibi, erkeklerin ev işleriyle meşgul olmak için varlıklarını ortaya koymalarını da hiçbir akl-ı selîm câiz göremez. Çünkü bu âdeta tabiat kanununu değiştirmeye, kadınları erkek, erkekleri kadın yapmaya kalkışmak demektir; bunun bâtıl olduğunda ise hiç kimse tereddüt etmez!" (I/126; vurgular bana ait. D.C) Bu pasaj okunduktan sonra öğrencilere neler düşündüklerini sordum. Cevaplar aşağı yukarı şu ifadeyle özetlenebilecek türdendi: - Bu zâtın "tabiat kanunları" algısı pek değişikmiş!?! Şimdi o "kanunlar" değişti ve "evin içi-dışı" gibi mefhumlardan artık eser bile kalmadı. XIX. yüzyıldan kalma o meşhûr "tabiat kanunu" deyişinin bugünün gençleri için bir mânâ ifade etmediği kesindi ve tabiatıyla onlar "kanun" diye, hele hele "tabiat kanunu" diye aslâ ve kat'â değişmeyecek olan şeylerden söz edildiğini akıllarına bile getirmiyorlardı. (Arzu edenler, bu meseleyi bir de Kur'an'daki Sünnetullah (!) terimini kullanarak tartışmayı deneyebilirler.) Gerekçelerini şimdilik bir yana bırakmak kaydıyla, Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendi'nin "tabiat kanunu/sünnetullah" (!) mesabesinde addetmek sûretiyle öne sürdüğü tesbitlerinden bazılarını yineleyelim ve bu arada aşağıdaki metinleri okurken günümüz İslâmcılarının bu görüşleri -katılıp katılmamaları bir tarafa- açıkça telaffuz dahî edebilmelerinin ne denli mümkün olabileceğini tasavvur etmeye çalışalım: - "Kadınların yaratılış gayeleri, onların sırf dünyaya çocuk getirmeleri ve o çocukları bir müddet terbiye etmelerinden ibarettir." - "Kadınların yaratılışındaki hikmet, onların bir erkekle evlenerek dünyaya çocuk getirmek ve sonra o çocukları terbiye etmek ve ev işlerini düzene koymaktan ibarettir." - "Kadınların uhdelerine terettüb eden vazifeler sırf ev işlerini düzene koymaktan ve dünyaya getirdikleri çocukları terbiye etmekten ibarettir." - "Bu vazifeleri öğrenmek için ilk, orta, lise mektepler yeterlidir. Ondan sonra bir hanım kızın kendine münasip bir erkekle evlenmesi ve beyhude yere zaman kaybetmemesi gerekir." - "İlk, orta ve lise tahsillerini gördükten sonra buna kanaat etmeyip de erkekler gibi üniversitelere devam edecek ve oralardan mühendis, mimar, vs. olarak çıkmaya çalışacak olursa, yaratılışına düşen vazifeyi suistimal etmiş ve bilahare insanlığa ihanet etmiş olacağı şüphesizdir." - "Eve âit vazifeleri kadına, evin dışındaki vazifeleri kocaya yüklemek gerekir. Bunun aksi olmaz!" "Kadının özgürlüğü" gibi ilk bakışta parlak ve cazip söylemlerin sağladığı emniyetin gölgesinde "modern kadın"ın nerelere savrulduğunu tartışmaktan kaçınan bir bilinç yapısı, bilhassa son 20 yıl içinde "türban/başörtüsü" meselesinin her geçen gün yapaylaşıp sathîleşen yönlerine saplanıp İslâm'ın kadın tasavvurunu kendi sahiciliği, kendi tabiiliği içerisinde ele almaktan kaçınmakla kalmadı, aynı zamanda kadının doğası üzerine konuşmaktan da kendini mahrum etti. Üstelik kendi öz-tasavvurunu kaybettiği gibi, diğer yandan bu tasavvuru kendisine kaybettirenlere eklemlenmeyi, daha da önemlisi egemen olanı evrensel olan mevkîine çıkarmayı bir marifet bildi. Musa Kâzım'ın yukarıda naklettiğimiz ifadeleri, ne yazık ki ki bugünün İslâmcılarınca bir çırpıda (!) reddedilecek mahiyettedir ve belki de bazı genç-yaşlı bilgiçlerce bu satırlar -her ne demekse- "geleneksel İslâm'ın kadın üzerinde oluşturduğu jakoben tavrın izdüşümsel bir örneği" addedilip "Emevî-Abbasî-Osmanlı totalitarizminin işbirlikçi ulema aracılığıyla Kur'anî gerçekliklere karşı cahil kitlelere kabul ettirdiği epistemolojik terörün varoluşsal bir yansıması" türünden lafazanlıklarla karşılık görmekte gecikmeyecektir. Keşke sorunlarımızı böylesi nâdanlıklara istinaden tartışmak ve hatta çözmek bu kadar kolay olsaydı. Ne var ki bu, bu kadar kolay değil! Emek ister... gayret ister.. ter ister... yürek ister... evvelemirde memleketin dertleriyle sahiden dertlenmek ister... Bizler daha bir asır öncesinin modernleşme yanlısı bir âliminin görüşlerini hazmedemezken, asırlar önce yaşamış bir âlimimizin, meselâ bir İmam-ı A'zâm Ebu Hanife'nin, bir İmam Gazâlî'nin görüşlerini nasıl hazmedebileceğiz? Biraz düşünün bakalım, şimdi bu işin sonu nereye varmış bulunuyor?!
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |