T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Yılmaz'ın paradigmasına destek için...

Günlerden perşembe, ağustos'un 9'u. Gazetemizin sürmanşetinde Mesut Yılmaz'ın "açtığı ulusal güvenlik tartışmasına gelen sert asker tepkisini 'hasarsız' atlatmaya" çalıştığı duyuruluyor. Kendisine birinci sayfada kolaylıkla yer bulabilmiş haberlerden birisi de ATO Başkanı Sinan Aygün'ün "Krizin tek ilacı erken seçim" başlıklı haberle verilen açıklaması. Aygün haberinin devamından şu bilgileri de ediniyoruz: "Genelkurmay Başkanlığı'nın, 'ekonomi alanındaki görüşleri' de içeren açıklaması ile sarsılan hükümete, bir ültimatom da Ankara Ticaret Odası (ATO) üyelerinden geldi. ATO'nun 8 bin 170 üyesi arasında yaptığı anketten, 'erken seçim' çıktı. ATO Başkanı Sinan Aygün ise, milletin artık siyasette yeni yüzler görmek istediğini ifade ederek, Eylül ayında esnafların tekrar sokağa dökülebileceğini söyledi." Aygün'ün bu açıklamasının ardından da, ATO'nun 8 bin 170 esnaf ve tüccar arasında yaptırdığı "Ekonomik Durum Değerlendirme Anketi" sonuçlarına yer verilmiş.

Aygün'ün anket sonuçlarını açıkladığı basın toplantısına ilişkin habere diğer gazeteler de yer vermiş. Ve bu gazetelerden bazıları (çok haklı olarak) Aygün'ün verdiği anket sonuçlarından çok, Aygün'ün Genelkurmay açıklaması hakkında yaptığı değerlendirmeyi öne çıkarmış. Son günlerin bu ateşli tartışması hakkında bakın Aygün ne diyor: "Genelkurmay'ın açıklamasına tamamen katılıyorum, aynı şeyi düşünüyoruz." Diğer gazeteler ATO'nun anketinden çıkan -ve bizim gazetede yer almayan- bir sonuca da dikkat çekiyor. Anketin ulaştığı esnaf ve tüccar "En güvenilir kurum hangisi" sorusunu şöyle yanıtlamış: "TSK: % 71, Cumhurbaşkanı: % 14, Meclis: % 1, Yargı: % 3, Partiler: % 3, Hükümet: % 2." Görüyorsunuz, hiç de fena bir sonuç değil! Hadi (kafadan!) bir sonuç da biz ekleyelim: "ATO: % 99.9"!

Bu hatırlatmayı niçin yaptığımı açıklamaya geçmeden önce, Radikal'den Murat Belge'nin dünkü yazısından da birkaç satır aktarayım. "Yalnız bu son seferde, medyanın tavrı önceki durumlardan biraz farklı görünüyor. -'şimdilik'- diyelim. Herkes Mesut Yılmaz'la ilgili ihtiyat payını koyuyor, bu da son derece normal. İşin o tarafını yeniden belirtmeye gerek yok. Ama ondan sonra, hemen hemen herkes (Türkiye'deki medyaya göre bayağı yüksek bir oran) Genelkurmay bildirisinin aşırıya vardığı kanısını dile getiriyor."

Belge'nin bu görüşüne katılıyorum. Medyanın bu seferki tavrı, gerçekten de, (tabii ki "şimdilik"!) önceki durumlardan çok farklı. İlk günün şaşkınlığı içinde ayaklarını alelacele "trampet" sesine uydurmaya çalışan Star ve Türkiye gibi gazetelerden bile üçüncü günü beklemeden farkedilir biçimde çark etmedi mi? Belge'nin dediği gibi, Yılmaz'la ilgili "ihtiyat payını" tabii ki koruyacağız; ama bu "ihtiyat"ın bakış açımızın tamamını esir alması doğru mu?

Cengiz Çandar da haklı olarak, Yılmaz'la ilgili birçok "ilk günah", "orta dönem günahı", "son dönem günahı" faslından birçok dosyayı hatırlatıyordu. 28 Şubat, Beyaz Enerji, Mavi Akım... gibi "günahlar"ı tabii ki akıldan çıkarmamak gerekiyor. Star'dan Umur Talı da -yine haklı olarak- bu fasıla ilişkin uzun bir liste veriyordu. Nazlı Ilıcak'ın "28 Şubat taşeronluğuna soyunan Yılmaz..." diye başlayan değerlendirmesine kim itiraz edebilir? Buraya kadar çok iyi; pekiyi ya bundan sonrası? İsterseniz bu sorunun cevabını da Ilıcak, versin: "'Mesut Yılmaz, demokrasiden söz edecek en son kişi' demek, askerin sert açıklamasını haklı göstermez. (...) Bu defa da Mesut Yılmaz'a 'ince ayar' yapıldı. 'Oh olsun!' diyemeyiz. 'Rüzgâr ekti, fırtına biçiyor' diye de geçiştiremeyiz."

Ilıcak'ın bu görüşüne katılıyorum. Ortada apaçık olarak bir "Muhtıra" varken, "ilk günah"ı ve "son günahlar"ı öne çıkararak Yılmaz'ın ve onun arkasında duran ANAP MKYK'nın açıklamalarını küçümsemeye hakkımız var mı? Oturup saymadım ama, çok ender rastlanan bir "diyalog"la karşı karşıya değil miyiz? Yılmaz'ın bir televizyon kanalında yaptığı açıklamaya, onun "demokrasiden söz edecek son kişi" olduğunu hatırlatarak kayıtsız kalabilir miyiz? Yılmaz, "Ulusal güvenlik siyasetin işidir. Ulusal güvenliğin sınırlarını belirleyecek olan da siyaset kurumu. Ama gelin görün ki Türkiye'de maalesef ulusal güvenlik siyasetin sınırlarını belirliyor" diyor. Daha ne istiyoruz? Bundan iyi yeni "paradigma" olur mu? Paradigma değişikliğini bir türlü becerememiş bu mutsuz millet için bundan iyisi olur mu? Newton fiziğinin yerine Einstein fiziğinin geçmesi gibi bir paradigma değişikliği doğrusu bu!


11 Ağustos 2001
Cumartesi
 
KÜRŞAD BUMİN


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED