|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Yılmaz'ın "ulusal güvenlik sendromu"nu tartışmaya açmasıyla başlayan süreç çok ilginç bir noktaya geldi dayandı. Askerin verdiği cevaptan sonra, başta TÜSİAD olmak üzere çeşitli kesimlerin tartışmaya katılma biçimi, belli şeylerin netleşmesi konusunda Türkiye'nin sabır tüketiminde epey yol aldığını gösteriyor. Bu tartışma birçok şeyin "düğümü"nü çözecek bir doğrultuda ilerliyor. Kuşkusuz askerin açıklaması bu kadar sert ve bir o kadar da siyaset kurumunu olumsuzlayan bir açıklama olmasaydı, bu tartışmanın çok düşük profilli seyredeceği görülecekti. Ayrıca açıklamada Genelkurmay'ın bir siyasi parti gibi değerlendirmelerde bulunması tam bir kördüğüm yarattı. Bunun Kasım ayında açıklanacak olan "ilerleme raporu"nu çok olumsuz etkileyeceğini gören işadamları açısından, bu tartışma belli şeyleri netleştirmenin bir dönüm noktası gibi algılanıyor adeta. Genelkurmay'ın açıklamasının ortaya çıktığı saatlerde bir televizyon kanalına çıkan bir emekli general açıklamayı "nefsi müdafa" olarak tanımladı. Kurumların birbirlerini bu reflekslerle değerlendirdiği bir ülkede AB'nin "ilerleme raporu"na uygun bir gelişmenin katedilemeyeceği artık tescillenmiş oldu. Böylece AB karşıtı çevrelerin Türkiye ne yaparsa yapsın AB'ye alınmayacağı yargısı tersine çevrildi. AB bizi almak için ne yaparsa yapsın Türkiye'nin bir yolunu bulup bundan kaçınacağı yargısı yaygınlaştı. Fakat tüm bu tartışmanın işaret ettiği açık bir gerçek var. Kim hangi tartışmayı hangi gerekçeyle başlatırsa başlatsın ve buna karşılık kim buna hangi müdafaa refleksiyle karşılık verirse versin, ortaya çıkan tartışmanın Türkiye'nin dünyadaki yerini direkt olarak etkileyeceği görüldü. Tek bir krizde ekonomik iflas noktasına gelen Türkiye, "ulusal güvenlik sendromu" ile beraber dünyada ait olmak istediği ligi tayin edemeyen bir ülke görüntüsü veriyor. Manisa'da tuğgeneralin ANAP il başkanını itip kakan tutumu ne kadar münferit bir olay olarak ortaya çıkarsa çıksın, zamanlaması ve görüntüsü bakımından AB çevrelerinin gözünde bir "mikro Türkiye" olarak tescillendi adeta. Bunun Türkiye'nin değerlendirildiği platformların ruhuna temas etmeyeceğini kimse söyleyemez. "Ulusal güvenlik sendromu" temelinde yürüyen tartışmanın, bundan sonrasında Türkiye için son derece kalıcı imajlar yaratacağı görülüyor. Buna bağlı olarak da AB çevrelerinin resmi belgelerinin "biçimlenmesinde" bu tartışmanın seyir biçimi çok belirleyici olacaktır. Türkiye'nin şu anda yürüttüğü tartışma bu bakımlardan herhangi bir tartışma olarak değerlendirilemez. Bu tartışma çok temel bir "Türkiye perspektifi"ne dönüşmüştür artık. Bundan sonra Türkiye tartışmanın keskinleşmesine veya tartışmanın taraflarının birbirine yaklaşmasına bağlı olarak geleceğini şekillendirecektir. Fakat öncelikli olan Genelkurmay'ın bildirisindeki hususların nasıl tashih edileceğidir. O bildirideki siyaset karşıtı sözlerin bir "siyasi tashih"e konu olmaması halinde ortaya çıkacak tablo, hiçbir ek düzenleme ile tamir edilemez. Başbakan yardımcısını "onurlu bir davranış içinde olmamakla" ve bir siyasi parti kongresini "ciddi olmayan zemin" olarak nitelemekle hatırlanacak bir bildiri kesinlikle görmezden gelinemez. Bunun ortaya çıkardığı "hasar"ın giderilmesi çok zordur. Bu andan sonra sadece Cumhurbaşkanı'nın bir devlet zirvesi düzenleyerek, Türkiye'nin "gelecek perpektifini" kayıt altına alan bir sonuç çıkmasını sağlaması makul ve dünyaya sunulacak ciddi bir yaklaşım olabilir. Eğer bu yapılmaz da tartışmadan hangi kurum veya kişilerin galip çıkacağının öncelenmesi esas alınırsa, Türkiye bu kalıcı hasardan onyıllarını etkileyecek bir "ipotek" çıkarmış olur. Böyle bir ipoteği de çağdaş dünya liginde kalmak isteyen hiçbir devlet kaldıramaz...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |