|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Erdoğan hakkında sayın savcı vakit geçirmeden itiraz etti ve Anayasa Mahkemesi sayın başkanı da tatilini keserek Ankara'ya dönüp itirazı işleme koydu ya, artık Erdoğan'a akıl verenlerin sayısı çoğalacaktır. Ben demedim mi, şöyle yapmalıydı, şu yolu takip etmeliydi vesaire vesaire. Erbakan hakkında da benzer ah keşkemler söylenmişti hâlâ da söylenip duruyor. "Rektörler başörtüsüne selam duracak", "Taksim'e cami yapılacak "demeseydi, Başbakanlığa hocaları çağırmasaydı ve benzeri bildik tenkitler. Kimsenin avukatlığını yapmak gibi bir niyetim yok ama aklı başında birçok insanın, lider konumundaki zevatın özünde doğru ama birileri nazarında yanlış olan tavır ya da sözlerini olan biten her şeyin sorumlusu ilan etmek gibi bir kolaycılığı tercih ettiğini görüyorum. Mesela Erbakan'ın Başbakanlık'tan istifa etmesine yol açan karalama kampanyasında ne başörtüsü, ne Taksim'e cami ne de hocaların Başbakanlık'taki yemeği vardı. Hatırlanacak olursa o zaman Refah aleyhinde yürütülen kampanyanın belkemiğini irticai kadrolaşma oluşturuyordu. Refahyol hükümetinin başarılı olduğunu itiraf etmeyen kimse yok. O hükümet başarılıydı ama hükümetin Refah kanadının en başarısız olduğu nokta kadrolaşma idi. Refahlı bakanlıkların Refahçılar'a ilgisizliği Refah teşkilatlarını çileden çıkarıyordu. Bırakın yeni memur almayı mevcut memurların bir noktadan diğerine tayinini bile altı ayda gerçekleştiremiyordu. Fakat Refah aleyhine yürütülen kampanya kadrolaşma kampanyası idi. Yalandı, asılsızdı, mesnetsizdi. Sonra başörtüsü, iftar, Taksim Camii de Refah aleyhindeki kampanyanın tuzu biberi oldu. Ama o hükümetin düşürülmesi için bunların hiçbiri hakiki gerekçe değildi. Hepsi bahaneydi. Bunların hiçbiri olmasaydı, acaba o hükümeti rahat bırakacaklar mıydı? Bırakmayacaklardı çünkü sayılanların hiçbiri asıl gerekçe değildi. Asıl gerekçe şimdilerde "taşralı" diye alay edilen Anadolu insanının iktidarı paylaşmasıydı. Kimseyle pazarlık yapmadan kimseden vize almadan halkın oyuyla seçilmiş dürüst insanlar iktidarı paylaşınca, birilerinin rahatı kaçacaktı -nitekim kaçtı da- dolayısıyla milli olan iktidarlar, güç odakları ve çıkar çevreleri tarafından daima karalanacaktı. 1995 seçimlerinden sonra ben Refah'ın hükümete girmesine karşı çıkmış ve bu istikamette yazılar yazmıştım. Hükümet olduktan sonra da "bu hükümetten hiçbir şey beklemiyorum Erbakan gibi dindar bir insanın Başbakanlığı'na bu sistem bir sene tahammül etsin yeter.Türkiye için büyük kazançtır" diye yazmıştım. Tahammül edemedi. 6 ay sonra kampanya başladı. Refahyol hükümetinin yanlışları olmadı mı? Oldu olmasına ama hükümet yanlışları sebebiyle değil, bir yerlerden icazet almadığı, birilerinin çıkar hortumlarını kestiği ve rüyalarına girdiği için karalanmakta ve istifaya zorlanmaktaydı. Ayrıca kimi paktlarda düşman rengi kırmızıdan yeşile döndüğü günden beri siyasetçi olsun ya da olmasın bütün dindarlar potansiyel tehlike olarak görülmeye başlanmıştı. Bu sadece Türkiye için değil bütün dünya için geçerli olacak bir kararın sonucuydu! Şu anda Recep Tayyip Erdoğan kardeşim aleyhinde başlatılan kampanya da aynı mantığın ürünüdür. Halktan başka kimseden vize almayacağız dedin mi sen tehlikeli bir siyasetçisin. Senin ne değiştiğine inanacaklar ne laikliği benimsediğine kanacaklardır. Değil mi ki sen yerlisin, değil mi ki sen dindarsın, değil mi ki senin eşin ve kızların başörtülü, bundan sonra ne yaparsan yap, aleyhinde kampanya yürütenleri ikna etmen mümkün değildir. Hele kasetlerde ortaya çıkan bir mazin varken ne yaparsan yap seni hazmedemeyecekler sana tahammül edemeyeceklerdir. Hiçbir şey bulamasalar hafta içinde bir gazetenin yaptığı gibi giydiğin kıyafeti ele alıp hakkında ahkam kesecekler, giydiğin beyaz gömleği bile tersinden yorumlayacaklardır. Evet Erbakan ve Erdoğan gibi dindar siyasetçilerin tek suçları vardır, sahip olduğu kimlikler! Eee ne olacak, pes mi edilecek? Hayır, bin kere, milyonlarca, milyarlarca kere hayır. Erdoğan ve benzeri siyasetçiler gücünü halktan aldıklarına ve halkı temsil ettiklerine göre kendilerine duyulan güveni zedelememek ve başarılı olabilmek için dik durmaları gerekiyor. Bozuk sisteme uymak yerine, sistemin bozuk olduğunu ve bunu kendilerinin düzelteceklerini açıkça ve üzerine basa basa söylemelidirler. Bu bağlamda, "oligarşik güçlerden vize almayacağız" söylemi çok yerinde bir söylemdir. Haklı olduklarında dik durmayı bilmeliler, kusurlu olduklarında ise kusurlarını itiraf etme erdemi göstermelidirler. Çare yasalar içinde kalarak taviz vermeden dik durmaktır. Bir kere ısırılan yerden ikinci kez ısırılmamak ve tuzak kuranların tuzağını boşa çıkartacak güce dayanmaktır.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |