|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Ömrümüz boyunca "sus da dinle" diye başlayan cümlelerin önünde "hazır ol"da bekleyen bir neslin üyeleriyiz biz... Soğuk karlı kış günlerinde, "vazifem, büyüklerimi saymak, küçüklerimi sevmek" marşlarıyla açıldı ilk öğrencilik yıllarımızın kapıları... Bu yüzden, hastane duvarlarındaki "sus" işareti yapan hemşire gibi bizi "adam etme"ye çalışan devletimizin karşısında önümüzü iliklemekle geçti ömrümüzün yarısı. Yukarıdan bakınca yürümeyi bile beceremeyen yaratıklar gibi görünüyorduk herhalde. Okulda, devlet dairesinde, kışlada her daim başımız eğik, ayaklarımız bitişik, düğmelerimiz ilikli oldu hep... Şu kadar yıldır, ayakkabılarını doğru dürüst bağlayamayan "hımbıl" çocuklar gibiyiz sanki. Bu yüzden de, hayatımızın yarısını "uyarı panoları", "yasak listeleri" işgal ediyor. "Sus konuşma", "önünü ilikle", "zararlı kitapları okuma" talimatlarıyla büyüyen, devlete "kulluk"ta kusur etmeyen bizler, nedense cezaya ve yasağa rağmen bir türlü çimlere basmamayı, yerlere tükürmemeyi öğrenemedik. Başımızdaki "aslan terbiyecileri"nin bizi "adam etmek" için gösterdikleri "şefkat!" yüzünden sesimiz öylesine kısıldı ki, hiçbir zaman kendi ayaklarımız üstünde yürümeyi beceremedik. Hatta bırakın yürümeyi, denemeye bile şansımız olmadı. Sürekli "güdülme" ihtiyacı duyan ve sahibinin kırbacı üstünden kalkar kalkmaz, inatla bütün çiçekleri ezen bir "sürü" sanki... Trajik bir talihsizlik ama, devlet oldum olası Türk halkını hep böyle gördü. Çünkü, halkı kendi başına bırakınca, maazallah devlete "kul" olmaya isyan edebilirdi. Her şeyin en iyisini, en doğrusunu ancak devlet bilebilirdi. Kullar için esas olan itaatti. Kulların neyi, nasıl düşüneceğini, neyi ve nasıl giyineceğini devletten daha iyi kim bilebilirdi ki... Eğer parklarda çimenlere basılmaması gerekiyorsa, devlet onu bilir ve kurallarını koyardı... Eğer memlekete demokrasi lazımsa, vatanın ve milletin bekasını tehlikeye atmayacak kadar demokrasiyi kullarına bahşederdi... Eğer memleketin özgürlüğe ihtiyacı varsa, devlet zararlı fikirlerden arındırılmış, rengi ve kokusu onaylanıp test edilmiş bir özgürlüğü kullarının hizmetine sunardı... Kısacası, bu ülkenin ve bu halkın neye ihtiyacı olduğunu sadece ve sadece devlet bilebilirdi. Halkın cehaletten kurtulması gerekiyorsa, devlet "okuma-yazma seferberliği" başlatıp cehaletin kökünü kazıyabilirdi. Eğer ülkede okumaması gerekenler varsa, yine devlet onları da bilir ve memleketin "ali menfaatleri" için onlara okul kapılarını kapatırdı. Eğer devlete rağmen "kısa devre" yapıp okumaya kalkanlar olursa, devlet bilimsel kışlaların önüne kurduğu "ikna odaları" marifetiyle mutlaka ama mutlaka bu kaçakları önlerdi... Talihsizliğe bakın ki, ne devlet bizi "adam etmeyi" becerebildi, ne de çimlere basmamayı öğretebildi... Ne yazık ki, korkular ve yasaklar yüzünden kendi irademizle ayaklarımız üzerinde durmayı da, gönlümüzce cumhuriyeti sevmeyi de bir türlü beceremedik. Keşke rahat bıraksalardı da, kafa üstü çakılsak da kendi başımızın çaresine bakmayı, "terbiyecilerimiz"in kırbacı olmadan da cumhuriyeti sevebileceğimizi gösterebilseydik...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Ramazan | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |