T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
'Milli dava', 'milli değer' ve 'milli siyaset' anlayışlarında ciddi değişiklikler gerekiyor...

Politikacıların Kıbrıs konusundaki 'sıradanlıkları' ve tepkici yaklaşımları aynen devam ederken, ilk kez bu sefer, kamuoyu aynı yönde eskiden olduğu gibi hareketlenmiyor. İktidarından muhalefetine, AB'ye mesafeli bakanından AB'ye daha istekli olanına kadar tüm partiler, içe kapanmacı, sıradan ve kaba milliyetçi tavırlar ekseninde 'hizalandılar'. Türk politik yelpazesinin bilumum unsurları, yoğunluk bakımından ancak yüzyıl önce rastlanabilecek bir 'tepkicilik' temelinde 'esas duruş'a geçtiler. Fakat bu durum belki de ilk kez toplumu seferber eden bir etkinlik yaratamıyor. Niye?

Kuşkusuz toplum belli konulardaki hassasiyetlerini koruyor... Fakat özellikle son yıllarda yaşananlardan sonra, toplumun, bedeli 'siyasi çözümsüzlük' olan hassasiyetler konusunda daha temkinli bir tutum aldığı çok açık görülüyor. Çünkü 'bedeli siyasi çözümsüzlük olan hassasiyetler' topluma ekonomik kriz olarak dönüyor ve tüm hassasiyetlerin üzerinde yükseldiği 'zemin'i tahrip ediyor. 'Zemini kalmamış hassasiyetler üzerinden politika yapmanın', şovenliğin ta kendisi olduğunu siyasi partilerin büyük çoğunluğu farketmese de, toplum adını koyma ihtiyacı duymadan bunu idrak ediyor.

Siyasi partiler hala konuyu 'Kıbrıs'ın satılması veya satılmaması' olarak algılıyor. Bu algının gerisinde, 'milli dava', 'milli siyaset' ve 'milli değer' gibi kavramlar duruyor. Bu kavramlar aslında Türk siyasal sisteminde, 'belli konuların siyasetin sahasından uzaklaştırılması için' işlevselleştirilmiş kavramlar. Belli konuların ve bunlara dair statik siyasi yaklaşım biçimlerinin, 'siyasi partiler katına' indirilmeyecek kadar yüksek 'devlet meseleleri' olduğu kanısı, böylece tartışılmaz kılınmış oluyor. Siyasi partiler de bu kavramların temellendirdiği 'siyasi mantığa', Kıbrıs konusundaki yaklaşımlar örneğinde olduğu gibi, destek veriyor. Bizim bu köşede sık sık dillendirdiğimiz, 'siyasi partiler eliyle üretilen siyasetsizleşme' iddiamıza bundan daha iyi bir örnek olamaz zaten.

Bu mantık çok temel ve basit bir döngüsellik içinde işliyor. Evrensel değerlerden veya uluslararası iradeden kaynaklanan her teklif hemen bir 'dayatma' kabul ediliyor. Türkiye'nin eleştirilebilecek noktaları 'eleştirilemez' statüsüne sokulup 'milli değer' etiketi ile tartışılmaz kılınıyor. Ardından kaba reflekslerle konu 'siyasi karambol'e yuvarlanıyor...

Peki bu arada konunun uluslararası iradenin etki sahasının dışında, 'ulusal irade' yoluyla çözümü için bir eylem planı öneriliyor mu? Tabii ki hayır. Bundan sonra çözümsüzlük yüzünden toplumun hangi bedelleri ödediği ise 'milli dava' ve 'milli siyaset' adı altında gözlerden kaçırılıyor. 'Siyasetsiz siyaset'in, 'milli dava' veya 'milli siyaset' adı altında sürekliliğini sağlamak için toplumun geleceğinden çalınması bir türlü tartışılamıyor ve bir tabu olarak sahnedeki yerini koruyor.

Bu kıskaçtan önce zihinsel olarak çıkmak gerekiyor. 'Milli siyaset'in omurgasına yeni bir gözle bakmak demek bu. Türkiye'yi 'AB ölçüleri' açısından belli bir düzeye ve konuma getirmeyi, 'milli siyaset'in tanımı ve hedefi yapmak işin başlangıcıdır. Bunun, 'Türkiye'nin refah'ı açısından da 'güvenliği' bakımından da en temel şart olarak işaretlenmesi esas olmalıdır. Ayrıca birgün gerçekten Kıbrıs'ı veya başka birşeyi satmak zorunda kalmamak, kendi tezlerimizi daha iyi anlatmak için de en etkili yol budur.


3 Aralık 2001
Pazartesi
 
ÖMER ÇELİK


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Ramazan | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED