|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Tora Bora da düştü. El Kaide'nin Afganistan topraklarında bulunan unsurlarının (ve bu arada muhtemelen Usame bin Laden'in) teslim olması için mühlet bu sabaha karşı sona erecek. Amerikan Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz, Afganistan'daki son direniş mevzii olan 'Bora Dağı' anlamındaki, televizyon ekranlarına yansıyan nefes kesici güzellikteki görkemli görüntüsüyle Tora Bora'nın ele geçtiğini duyurdu. Bu açıklamanın yapıldığı anın özel bir 'sembolizm'i var. O andan tam üç ay, evet tam üç ay önce New York'un İkiz Kuleleri'ne çarpan iki uçak, dünyanın çehresini değiştirmişti. Manhattan'da göğe tırmanan Dünya Ticaret Merkezi'nin kulelerinin yerlebir edilmesinden tam üç ay sonra, bu saldırının ilham kaynağının sığındığı Doğu Afganistan'da göğe tırmanan yalçın dağlar, Manhattan'ın tepkisinin bombardımanı altında eğildiler. Manhattan'dan Tora Bora'ya… 'Küreselleşme'ye başkaldırı'nın nasıl da küreselleşme paradigmasının içine giriverdiğinin ironik bir kanıtı. İkiz Kuleler'e saldırı olmasaydı, Tora Bora'yı nereden bilecektik? Üç ay önce tüm dünya, İkiz Kuleler'in dumanlar ve toz bulutu arasında yokoluşunu izlerken; üç ay sonra yine ekranlardan Tora Bora'nın kartal yuvası doruklarından yükselen dumanları izledi. Dünya, bir televizyon ekranı içine sıkışıverdi. Bu da bir 'küreselleşme' olgusu. Ve, 'küreselleşme' bir olgu olduğu için, ona karşı başkaldırının başarı şansı yoktu ve yenilgisi kaçınılmazdı. Sanayi devriminin ordularına, Ortaçağ'ın mızraklı ve kılıçlı ordularıyla karşı konamayacağı; makina çağının araçlarına karşı ok ve yayla başedilemeyeceği gibi. 'Modernite'ye yönelik eleştiri ve itirazın, 'felsefi plan'da ve yine 'modernitenin araçları'yla yapılması başkadır; ancak kimisine göre Vahabi, kimisine göre Harici sapkınlığının projesiyle 'modernite'ye karşı ayaklanmanın elde edebileceği bir 'zafer' söz konusu değildir. Olamazdı. Olamadı da zaten. Bir Kadir gecesi, nüfus kağıdı Müslüman olan bir grup insanın Afganistan'ın doğusunda, Yahudi mitolojisindeki Masada örneğinde olduğu gibi bir 'toplu intihar' güdüsü içinde 'teslim mühleti' ile karşı karşıya kalmaları, yeterince ironi dolu ve hazin bir tecelli. 11 Eylül'den topu topu üç ay sonra, Tora Bora üzerinden Afganistan, 21.Yüzyıl tarihinin ilk 'konvansiyonel hesaplaşması' olarak muhtemelen yıllar sonrasının tarih kitaplarında birkaç paragraflık bir yer tutacak. 'Afganistan dosyası'nın ön kapağı arka kapağının üzerine düşüyor ve kapanıyor artık… 11 Eylül ivmesinin dünyayı bundan sonra nereye, nasıl ve hangi yönde taşıyacağı daha ilginç. Daha şimdiden, üç ay içinde dünya, uluslararası sistemde 'yapısal değişiklik' ipuçlarıyla ve uluslararası sistemin 'yeni hiyerarşisi'nin biçimlenmesiyle esaslı bir dönüşüme girdi bile. En çarpıcı örnek; Rusya'nın yeni konumu. Türkiye'de arka planı ve ayrıntılarına gereğinden az dikkat edilen Ekim ayında Şanghay'daki APEC Zirvesi ve ardından Teksas'daki Crawford Zirvesi'nde George W.Bush ile Vladimir Putin arasında gerçekleşen yakınlaşmanın belirtileri ve sonuçları, etkilerini önümüzdeki on yıllara yayacak önemde gözüküyor. Tıpkı, İkinci Dünya Savaşı sonundaki Yalta ve Potsdam Zirveleri'ni andırır biçimde. Nitekim, Amerikan Savunma Bakanı Donald Rumsfeld'in itirazlarına rağmen, Colin Powell'ın benimsediği ve Başkan Bush'un da onayından geçtiği anlaşılan yeni bir kavram ortaya çıktı: 'NATO at 20'. Bunun anlamı, '20'de NATO'… Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti'nin katılımı ile sayısı 16'dan 19'a yükselen NATO'da artık '19 artı Rusya' şeklinde bir 'özel statü'den söz ediliyor. Yani, Rusya, 'formel' anlamda NATO üyesi olmadan, adeta bir 'zımni veto yetkisi' ile NATO ile 'çok özel ilişkiler'e sahip olacak. Rusya'nın, 11 Eylül'ün ilk saatlerinde Putin eliyle Amerika'nın yanına yerleşmesinin en dramatik sonuçlarından biri bu. Rusya kadar olmamakla birlikte, Afganistan üzerinde odaklaşan gelişmelerde Amerika ile saf tutan Türkiye de, 'en krizli dönemi'ni sanılan ve umulandan daha az bir hasarla aşacağa benziyor. 11 Eylül'ün harekete geçirdiği 'dinamikler', Türkiye'ye 'cankurtaran simidi' gibi geldi. Oxford Business Group adlı nüfuzlu bir ekonomik analiz birimi, son haftaların Türkiye profiline bakarak hazırladığı rapora 'Türkiye: Ekonomi yoğun bakımdan çıkıyor mu?' başlığını boş yere atmadı. Türkiye'nin 11 Eylül'den sonra 'Batı sistemi' içinde yerinin güvence altına alınacağına ve bunun Türkiye-AB ilişkilerinin yakınlaştırılması olarak tecelli edeceğine ilişkin öngörülerimiz de gelişmelerle doğrulanıyor. AGSP'de varılan uzlaşma ve Kıbrıs sorununun bugüne dek görülmemiş bir hız ve ciddiyetle 'çözüm rotası'na oturtulması ve Türkiye-AB ilişkilerinin önündeki karabulutların nisbeten dağılması, bunun işaretleri. Bütün bu gelişmelerde, Amerika'nın 'görünmez' ama 'etkili parmağı'nı sezmemek için 'siyasi astigmat' olmak gerekiyor. Herşeye rağmen, Afganistan sonrası dünyanın süratle 'pembe ufuklar'a doğru yol alacağını söylemek de aşırı bir ihtiyatsızlık olur. Özellikle, Türkiye'nin yakın çevresinde, Ortadoğu'da acılı ve sancılı günlerin devam edeceği seziliyor. Buradaki 'mihenk taşı', Filistin-İsrail sahnesi. Burada, Yasir Arafat'ın 'jübile'sini yapma girişimlerinin ardındaki 'niyet' farkediliyor. İsrail Başbakanı Ariel Sharon, Arafat'ı aradan çıkartarak Hamas ile başbaşa kalmak istiyor. El Kaide'nin Tora Bora'da son hesapları yapmaya itildiği bir 'uluslararası konjonktür'de, Hamas'a karşı her türlü mücadele ve eylem tarzı, Sharon'a, Arafat karşısında sahip bulunmadığı bir 'meşruiyet' sağlayacak ve 'zaferi'ni garanti edecek. Filistin bağımsızlık ufkunu korumak uğruna Hamas'tan vazgeçilmesi gerekecek. Aksi halde Sharon kazanacak. Manhattan'dan Tora Bora'ya üç ayın dünyaya yaşattığı 'ardçı şoklar'…
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Ramazan | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |