T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Hiçbir zaman kafası karışmayanların otoriteyle ilişkisi...

Sorumluluk diye bir duygunun varlığı herşeyi önceleyen birşey olmak zorunda. 'Söz söylemenin sorumluluğu' ise tartışmasız en büyük değer olmalı...

Dün Nuray Mert'in yazısını okurken bu konu üzerine yeniden düşündüm. Mert, her zamanki gibi büyük bir isabetle ve sorumluluk duygusu ile yazmış. Yazısına konu olan ruh hali ise sorumluluk duygusu açısından gerçekten vahim. Misyonerlik faaliyetleri karşısında paniğe kapılan kimi İslamcı kesimlerdeki sorunlu otorite ilişkisine değiniyor Mert.

Bu konuyu ve misyonerlik faaliyetleriyle ortaya bir kere daha çıkan, otorite ile kurulan hastalıklı ilişkiyi yazmayı düşünüyordum, ama Mert hem Medyakronik'te hem de Radikal'de ayrıntılı biçimde yazınca, geriye söylenebilecek fazla birşey kalmadığı için yazmaktan vazgeçtim. Birilerinin düne kadar kendi kamplarına yönelik kimi sıkıntılardan dolayı MGK'yı suçlamasına karşılık, misyonerlik faaliyetleri karşısında MGK'yı göreve çağırmasındaki sağcılığa dair garip ruh halini sergilemiş Mert.

Enteresan bir ülke burası. Herhangi bir siyasi analizi tribünlere oynamak adına kolayca 'Amerikancılık' olarak niteleyenler, sürekli olarak ABD'yi belli İslam yorumları karşısında daha anlayışlı olmaya çağırıyorlar. Durmadan usanmadan ABD'nin dikkatini belli İslam yorumlarına çekmeye çalışıp da ardından herhangi bir analizi 'Amerikancılık'la eleştirmek ilginç bir ruh haline ve otorite ile kurulan 'sağlıksız ilişki'ye işaret ediyor. 'Otoritenin doğası'na dair bir muhakeme yok ortada. Sadece otoritenin kimin işine yaradığına bakan bir siyasi oportünizm var.

Eğer MGK'nın eylemleri kendi kamplarına zarar veriyor, kısa vadeli çıkarlarını zedeliyorsa olumsuz oluyor, ama bu eylemler kendi kamplarının yararlarına sonuçlar doğuruyorsa 'önemli' hale geliyor, teşvik ediliyor. MGK'nın misyonerlik faaliyetlerini gündeme almasından, İslami kimliğin güçlendirilmesine dönük bir yol bulunmaya bile çalışılıyor bu zihniyet tarafından. Vahim olan burada, 'otorite' kavramı ile kurulan hastalıklı ilişki ve bunun hiçbir sorumluluk kaygısı taşımadan 'siyasi yorum' kisvesine bürünebilmesi...

11 Eylül'ün üzerinden üç aydan daha fazla zaman geçti. Aynı mantık kendini üretmek için her türlü zemin kaydırmalarını bu konuda cömertçe kullanıyor. Eğer Taliban'a karşı bir siyasi pozisyon almışsanız ve Taliban'ın Afgan halkına reva gördüğü insanlık dışı uygulamaları eleştirmişseniz, önünüze ABD'nin günahlarını dikerek, Taliban'ı eleştirenlerle ABD'nin politikalarının tamamını aynı safa koyma abra-kadabra'sına başvuruyor bu zihniyet. Ya da savaş konusunda farklı bir tavır almışsanız, ABD bombardımanı yüzünden sivillerin ölmesini savunan bir konumda olduğunuzu söylemeye bile cüret edebiliyor. Taliban'ın veya Ladin'in tutumlarına karşıysanız, Filistinliler'e yapılanları onaylamakla suçluyor bu zihniyet sizi.

Bütün bu çarpıtmalar tabii, siyasi analiz kaygısından ve 'sorumluluğundan' çok belli pozisyonların tahkimi için yapılıyor...

Garip bir ruh halinin siyasi analiz kisvesine bürünmesi ile karşı karşıyayız. 11 Eylül'den beri olanların hem Batı için hem de İslam dünyası için ne büyük bedeller ortaya koyduğunun muhasebesinden çok, 'siyasi köşe kapmaca' oynamak adına hareket ediliyor; söylenenler çarpıtılıyor, insafsızca suçlamalar yapılıyor, hatta yazılanların arkasında başka şeyler olduğu serbest atışla söyleniyor. Fakat gerçek ortada. 'Hiçbir olay karşısında kafası karışmayanlar' ve bunu bir yetenek sananlar, dünyanın kafasını karıştırmış bir olay karşısında gerçeklerle uyuşmayan bir yığın şeyi 'siyasi analiz' diye ortaya sürmeye devam ediyorlar.

Sorumluluk duygusu ise bir kenarda bekliyor...


12 Aralık 2001
Çarşamba
 
ÖMER ÇELİK


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Ramazan | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED