T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
İslâm, meydan okuyor

Elbette ki hayal dünyasında yaşamıyorum. Müslüman toplumların çağımızda karşı karşıya kaldığı sorunların hiç de küçümsenmeyecek, gözardı edilemeyecek cinsten sorunlar olduğunu çok iyi biliyorum.

Ancak bildiğim başka şeyler de var: Örneğin, Müslümanların yaşadıkları sorunlara benzer ve hatta daha şiddetli, derinlikli ve çaplı sorunları başkaları da yaşıyor. Hatta Batı toplumlarının yaşadığı sorunların, handikapların, sıkıntıların müslüman toplumlardan çok daha silkeleyici, sarsıcı ve sersemletici sorunlar olduğunu kolaylıkla ve de rahatlıkla söyleyebilirim. Bir adım daha ileri giderek, Batı toplumlarının karşı karşıya kaldığı sorunları, uzun vadede çözebilme imkanlarının, enstrümanlarının çok daha az ve çok daha yetersiz olduğunu da -uzunca bir süre Frengistanda yaşamış biri olarak- yakînen biliyorum.

Rönesans'la başlayan ve 18. yüzyılda Aydınlanma Çağı ile kemale eren Batı düşüncesi, kültürü ve medeniyeti, insanın yeteneklerini sonuna kadar kullanabilmesi bakımından yaratıcı bir deneyim ortaya koydu. Yaklaşık 400 yıldan bu yana Batılıların bilimde, kültürde, sanatta, siyasette, ekonomide, teknolojide "büyük atılımlar" gerçekleştirdikleri doğru. Ancak bu, madalyonun sadece bir yüzü. Bir de madalyonun öteki yüzü var.

İşte bizim madalyonun öteki yüzünden pek haberimiz yok. Peki, madalyonun öteki yüzünde neler var?

Madalyonun öteki yüzündeki tablo ise fena halde düşündürücü bir tablo: Schumpeter, Marx ve Adorno gibi düşünürler, Batı kültürünün yaratıcı olduğunu kabul ederler; ama Batı kültürünün aynı ölçüde tahripkar / yıkıcı bir kültür olduğunu da ilan etmekten geri durmazlar. Gerekçeleri ve argümanları farklı da olsa Schumpeter de, Marx da, Adorno da, Batı kültürünün "yaratıcı ama tahripkar" olduğunu söylerler.

Türkiye'nin kendileri düşünemeyen, başkalarının düşündüklerini, ürettiklerini burada çok kötü bir şekilde tekrarlamaktan ve tepe tepe tüketmekten başka bir yeteneklerine henüz şahit olamadığımız "aydın"ları, Batı kültürünün "büyüklüğü" üstüne içi boş da olsa çok şey söyleyebilirler ama iş, Batı kültürünün tahripkarlığı meselesine gelince dut yemiş bülbüle dönmekten kurtulamazlar.

Peki, Batı kültürü neyi tahrip etmiştir? Elbette ki, Tanrı'yı, doğa'yı, gerçekliği, anlamı, özgürlüğü ve bizzat insanın kendisini. Nietzsche'den John Milbank'a kadar bir yığın Batılı düşünür, bu gerçeğin altını adeta çığlık atarcasına çizer ve nihayet Milbank, "insanoğlu, tarih boyunca kendisini hiç bu denli Tanrısız ve yapayalnız hissetmemişti" der.

Weber'den Habermas'a kadar hemen bütün birinci sınıf klasik ve çağdaş sosyal teorisyenler, (Batılı) insanın esaslı bir anlam krizi ve özgürlük kaybı sorunu yaşadığını söylerler. Çağımızın en cins düşünürlerinden Foucault, "insanın / özne'nin ölümü"nden, Baudrillard "toplumsal'ın iptali"nden, "tarihin ve insanın aptallaştırıldığı"ndan, "gerçekliğin buharlaştırıldığı"ndan sözederler.

Çağımızın en büyük düşünürlerinden Martin Heidegger, 2500 yıllık Batı düşünce, kültür ve uygarlık tarihini bir cümleyle şöyle özetler: "İnsan, herşeyin merkezi ve ölçütü haline getirildi."

Bu, insanın Tanrı'nın yerine geçmesi demektir. Sınırlı özelliklere sahip olan insanın her şeyin merkezi ve ölçütü haline gelmesi, dolayısıyla Tanrı'nın yerine geçmesi; insanın, hayatın, Tanrının karikatürize edilmesi anlamına gelir. Bu yüzden Amerikalı "Marksist" kadın düşünür, romancı ve sinemacı Susan Sontag "insanın psikolojik olarak dayanabilmesi en zor ve en çetin cinayet, cinayetlerin en büyüğü olan Tanrı'nın öldürülmesidir" (Against Interpretation, 1987: 249) diyerek isyan bayrağı çekmekten kendisini alıkoyamaz.

Antik Yunan'dan bu yana sırasıyla insanın, kilisenin, doğanın, bilimin, makinenin ve aklın tanrılaştırılması, kutsanması, ama sonunda insan türünün, doğanın ve diğer varlıkların geleceğinin tehlikeye düşmesi aslında eşi benzeri görülmemiş bir karikatürizasyon, bir cinayettir.

Bugün dünyada adaletsizliklerin, haksızlıkların, soygunların, sömürülerin bu denli kolaylıkla ve incelikli şekillerde yaygınlaşmasının ve hakim olmasının nedeni, insanın kontrolden çıkarak haddini aşması, adeta tanrı gibi hareket etmesidir.

Batı kültürü, insan, doğa ve Tanrı arasındaki dengeyi alt üst etmiş; insanı herşeyin merkezine yerleştirmekle, dolayısıyla tanrılaştırmakla insana maruz kalabileceği en büyük kötülüğü etmiştir.

Şu an, insan, doğa ve Tanrı arasındaki ilişkileri tekrar yerli yerine oturtabilecek; yeryüzünde açgözlülüklere, bencilliklere, haksızlıklara, adaletsizliklere, sömürülere son verecek tek canlı dinamik ve aktör İslam.

Doğu dinlerinin bu dünyaya söyleyebileceği bir şey yok. Batı'da ise Hıristiyanlık, reform hareketlerinden, protestanlaştırma, laikleştirme çabalarından sonra tam anlamıyla bir kadavraya dönüştürülmüş, bu dünyaya bir şey söyleyemez hale getirilmiş durumda. Doğu dinlerinin de, Hıristiyanlık'ın da, insanın hayatının her alanını kucaklayabilecek, anlamlandırabilecek bir mecali kalmadı. Fosilleşmiş, ölü, canlı cenaze haline geldiler.

Şu an canlılığını, dinamizmini, etkinliğini sürdürebilen tek din, tek dünya tasavvuru İslam. Bu gerçek Batılı hegemonik güçleri çok korkutuyor. Böyle bir dinin, dünya tasavvurunun önünün kesilebilmesinin imkansız olduğunu onlar da çok iyi bildikleri için, İslam'ın yeniden siyasi, ekonomik ve kültürel bir aktör olarak tarih sahnesine çıkmasını önlemeye çalışıyorlar. Ama boş yere yoruyorlar kendilerini.


12 Aralık 2001
Çarşamba
 
YUSUF KAPLAN


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Ramazan | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED