T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Geleneksel anlayış ve yaşayış

İzninizle şu noktanın altını tekrar çizerek başlayalım. Dini kuralların uygulamaya yansıma biçiminde din alimlerinin önemli rolü vardır. Belli bir sosyal ve kültürel çevrede yaşayan, içinde bulundukları siyasi ve etnik yapının ağırlığını üzerlerinde hisseden din alimleri bu farklı etkileri ister istemez yorumlarına yansıtmışlardır. Hem klasik eserlerde ve geleneksel yapıyı koruma arzusu içinde olanların yorumlarında, hem de modernleşmeci bir yaklaşım sergileyenlerin düşüncelerinde bunun izlerini görmek mümkündür. Bu en belirgin bir biçimde kadın-erkek ilişkilerini ve kadınların sosyal konumunu belirleyen yorumlarda görülür.

Kadın-erkek ilişkilerinde İslam'ın koyduğu ana kural bellidir. İslam kadından uzak durmayı istemez, bekarlığı bir dindarlık şekli olarak kabul etmez. Ancak bu ilişkinin belli bir hukuki temele, yani nikah temeline oturmasına önem verir. Böyle bir temele oturmayan ilişkileri şiddetle yasaklar ve bu yasağı çiğneyenleri toplumun ve ailenin korunması için cezalandırır. Kadın-erkek ilişkilerinin böyle gayrımeşru bir yaşayışa dönüşmemesi için de gerek kiyafetlere gerek birlikte yaşama usullerine yönelik disipliner kurallar koyar. Bu kuralların belli bir elastikiyeti vardır ve her dönemde din alimleri bunu dönemlerinin sosyal yaşayış biçiminden de etkilenerek ayrıntılı olarak belirlerler. Problem bu ayrıntının sosyal ve kültürel alt yapının izlerini taşımasına rağmen din adamlarının yorumlarını içerdiği ve dini eserlerde yer aldığı için mutlak dini zannedilmesinden doğar.

İslam kadın-erkek yaşam biçimi olarak her iki cinsin bütünüyle ayrı dünyalarda yaşamalarını istemez. Hz. Peygamber döneminde böyle bir yaşam biçimi yoktur. Kadınlar sosyal hayatın içindedir, çarşı-pazarda alışverişlerini yapmakta, günlük namazlarda camiye gelmekte, problemleri olunca Peygamber'le görüşmekte, haklarını aramak için gerektiğinde halifeyle tartışmakta, sahip oldukları dini bilgileri erkek ve kadın isteyene öğretmektedir. Hadis ravilerinin hayatlarını inceleyen İbn Sa'd, İbn Hacer, İbn Abdi'l-Ber gibi biyografi alimleri, kendisinden sonraki nesillere hadis öğreten kadın ravilerin hayli kabarık bir listesini verirler.

Ancak sonradan gerek şehirleşmenin ve kozmopolitleşmenin artması, gerekse ataerkil aile yapısının etkisiyle kadınların kendilerine özgü bir sosyal hayat kurdukları ve bir anlamda içe kapandıkları görülmüştür. Hatta camilerdeki ibadet hayatından da büyük ölçüde çekilmişlerdir. Kadınların mescitlere gitmesinin fitneye vesile olacağı gibi kimi dini yorumlar da bunu kuvvetlendirmiştir. Hatta İbnü'l-Hâc dönemindeki şu sözü büyük bir kıvançla nakleder: "Kadın evinden üç defa çıkmalıdır: Evlenip kocasının evine giderken, ebeveynleri ölünce cenazelerine katılırken ve bizzat kendi cenazesi dolayısıyla." Tekrar edeyim burada problem böyle bir sosyal anlayışın ortaya çıkmasından daha çok, bunun asılsız olarak dine maledilmesi ve dinin gereği olarak sunulmasıdır. Çok dikkat çekicidir ki benzer bir söylem belli bir dönem Hristiyan dünyasında da vardır: "İyi bir Hristiyan kadın üç defa evinden çıkar: Vaftiz edilirken, kilisede evlenirken ve cenaze töreni için kiliseye giderken". Görülüyor ki aynı anlayış iki farklı toplumda o toplumun dininin kisvesine bürünmüştür.

Günümüze gelecek olursak Suudi Arabistan- da kadınların otomobil kullanmaları yasaktır. Bu yasağın arkasındaki görünen sebep bunun dinen caiz olmadığıdır. Ancak Suudi Arabistan'daki İslam bunu yasaklarken Mısır, Türkiye, Pakistan ve Malezya'daki İslam buna izin vermekte, hatta imkanı olanları kadınların daha serbestçe hareket etmesine imkan tanıdığı için buna teşvik etmektedir. Taliban yönetimi, kadının yüzünün, elinin ve ayağının görünmesine dahi izin vermemektedir. Peygamberimiz'in bu konudaki hadisleri gayet açıktır ve böyle bir yasak içermemektedir. Her iki ülkede aslında hakim sosyal yapı böyle bir yaşayış biçimini önermektedir. Yanlış olanı bunu dini kisve altında yapmasıdır. Hatta bu anlayış zaman zaman kadının hukuki haklarının öğretilmesini bile engellemek istemiştir. "Fıkıh Tarihi ve İslam Hukuku" isimli eserinde kadınların anlaşma ile elde ettikleri boşanma hakkını (tefviz-i talak) anlatan yazar bu bilgiye "ancak bunun ihtiyaten kadınlara öğretilmemesi tavsiye olunur" dip notunu düşme gereğini duymaktadır. Hasılı insan unsuru bazan dini gereğinden fazla katılaştırmak bazan da dinde öngörülmeyen şekilde gevşetmek noktasında devreye zannedildiğinden daha fazla girmektedir. Bu konuya devam edeceğiz.


30 Ekim 2001
Salı
 
M.AKİF AYDIN


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED