T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Kayıtsız-şartsız Amerikancılığın çıkmazı!

Anlaşılan o ki hep tarihler üzerinden konuşacağız. 28 Şubat, 21 Şubat (ekonomik kriz) ve şimdi de 11 Eylül... Hepsinin ortaya çıkardığı sosyo-politik çatışmaların tarafları ile karşıtları bulunuyor ve hem Türkiye, hem de dünya bu çatışmaların şiddetiyle şekilleniyor.

28 Şubatçılar'la sorunumuz şuydu. Onlar halkı, halkın taleplerini, bu taleplerin doğal olarak demokrasi yoluyla yansıması ilkesini ve bu ülkenin temel değerlerini ellerinin tersiyle itip; korkuları üzerinden bir Türkiye inşa etmek istiyorlardı. Tatsız, tuzsuz, iddiasız, fakir, izole edilmiş ama, her halükarda "laik" bir Türkiye...

Bugün, Türkiye'nin tartışmasız bir şekilde Amerikan politikalarına tâbi olmasını isteyenlerle de aynı sorunu yaşıyoruz. Yine, bu ülkenin değerleri, bölgesel ve bunun bir uzantısı olarak küresel çıkarları gözardı ediliyor; Pax Americana'nın paylaştırdığı pastanın bazı müttefikleri tatmin etmediği gerçeği dikkatten kaçıyor. Amerika'ya verilecek kayıtsız-şartsız desteğin Türkiye'nin ulusal çıkarlarına ilave edeceği marjinal faydaya dair bir fizibilite bulunmuyor. Üstelik, Körfez Savaşı'nda denenen ve Türkiye'nin hem küresel güç dağılımında sofraya alınmadığı hem de bölgesel avantajlarını elinden kaçırdığı kötü tecrübenin izleri de mevcudiyetini koruyor.

Dolayısıyla bu yönteme; yani Amerika öncülüğünde terörizmle mücadele, küresel güvenlik ve ulusal çıkar elde edilebileceği varsayımına "politika" adını vermek doğru değildir. Bu görüşün sahipleri ayrıca, her akşam yatarken Amerika'nın İslam dünyasına karşı yeni bir pot kırmaması ve özelde de Türkiye'nin çıkarlarının aleyhine bir adım atmaması için dua etmek zorundalar. Çünkü, Amerika sonuca ulaşmakta zorlandıkça, "tek Müslüman NATO üyesi olan Türkiye halkının" da canını sıkacak dini ve diplomatik çamlar devirme potansiyeline fazlasıyla sahip bulunuyor.

Bugün eleştirilerin odağında olan ve 5 yıl öncekine benzer bir yöntemle, "durumdan vazife çıkarma" yöntemiyle boğulmaya çalışılan "İslamcılık", tıpkı 28 Şubat'ta ortaya koyduğu tepki gibi bugün de ulusal çıkarları temsil ediyor. Bu görüş sadece, sözgelimi Saadet'in ya da Ak Parti'nin oy tabanı değil, bu ülke ortalamasının kanaat ve refleksleriyle örtüşüyor. 28 Şubat'ta bu temsile prim verilmemesinin ve "İslamcı" unsurların siyasette, ekonomide, sosyal hayatta ve eğitimde geriletilmesinin bedeli ağır ekonomik kriz oldu, bedelini bütün ülke ödüyor. Bugün de, Türkiye'nin Amerika ile müttefik ama bu savaşın sunduğu fırsattan istifade bölgedeki gücünü pekiştirme ve İslam dünyasında iade-i itibar yapan ülke motivasyonu ile hareket etmesi önerisine kulak asılmazsa, bu kez uluslararası alanda kayıp kaçınılmazdır.

Saldırının yapıldığı 11 Eylül gününün akşamı, Ali Sami Yen'de Galatasaray-Lazio maçı oynanıyordu ve daha hiç kimse saldırıyla ilgili tek kelime yorum okumamış ve birçoğu da tek kare görüntü izlememişti. O akşam stadyumda bulunanlar, saldırıda ölenler için saygı duruşu yapılması çağrısını ve Amerika'yı protesto ettiler. Bu insanların hiçbirisi İslamcı ya da anti-Amerikan solcu bir partinin taraftarları değildi. Üstelik, hafta boyu bütün futbol müsabakalarında bu protestolar devam etti.

Dahası, bütün kamuoyu araştırmalarında Amerika'yı haksız bulan, Afganistan'a operasyon yapılmasına karşı çıkanların hatta saldırının Bin Ladin tarafından gerçekleştirildiğine inanmayanların oranı da yüzde 70-90 aralığının altına hiç düşmedi.

Anketlerde görülen bir gerçek de Türk halkının uluslararası meselelerde -tıpkı Türk ordusu gibi-, "İslam unsuru"nu son derece önemsediğidir.

Kimse telaşlanmasın... Bütün bunlar, Türk halkının Amerika'ya yönelik saldırıyı onayladığı anlamına gelmiyor. Türk halkının Amerika ile müttefik olmaktan sıkıldığı anlamına hiç gelmiyor. Tam tersine. Türk halkı ülkesinin, Amerika'nın yanında sıradan konumda oyalanmasını değil, İslam ülkesi olmanın avantajını da kullanarak aktif bir müttefik olmasını, bu savaştan kazançlı çıkmasını istiyor. Ya da hiç olmazsa, Körfez Savaşı'nda olduğu gibi kaybetmemesini...

İşte bu yüzdendir ki, "Kayıtsız- şartsız Amerikancılar"ın tezleri ile Türk insanının tarih, din ve gelenek ile şekillenen refleksleri örtüşmüyor. Çünkü bu kesim, Türkiye'nin önüne "kayıtsız-şartsız destek"ten ve sonucunun hem bölgesel hem de İslam dünyası ölçeğinde izolasyon olacağı belli olan klasik paketten başka bir şey koyamıyor. Oysa, Türkiye ortalaması epeyidir "kayıtlı şartlı destek tezi"ne demir atmış bulunuyor.

Türkiye, ABD ile elbette müttefik kalmaya devam etmelidir. Bu ittifak en azından Avrupa Birliği hedefimiz için avantajlar sunmaktadır. Ama, -Evet, "ama", bu kelime olmaksızın herhangi bir sorunu çözebilmenin imkanı olduğu düşünenler varsa yanılıyorlar- Türkiye "kimliksiz müttefik" gibi davranmamak, tarihsel avantajlarla İslam dünyası üzerinde nüfuz kullanabilme imkanını zorlamak mecburiyetindedir.


30 Ekim 2001
Salı
 
MUSTAFA KARAALİOĞLU


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED