|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Seyyid Hüseyin Nasr'ın açıklamalarına dün kaldığımız yerden devam edelim. Hatırlanacağı üzere kendileri üzerine basa basa şöyle diyordu: — "Batılı kaynaklarda yazıldığının aksine, İslâm dünyasının entelektüel hayatı, İslâm Medeniyeti ile Hıristiyanlar arasındaki temasın sona ermesinden [13. yüzyıldan] sonra bitmemiştir." (s. 15) Nasreddin Tûsî ve Kutbuddin Şirazî'nin isimleri tehâlükle zikredildikten sonra da şöyle deniliyordu: — "Böylelikle o zamana kadar İslâm felsefesinin gelişmesine büyük katkılar yapan İran, bundan böyle, İslâm felsefesinin en büyük merkezi olmaya başlamış (...); bu süreç, 17. yüzyılda Mir Damad, Sadreddin Şirazî ile birlikte zirveye çıkmıştı." Şimdi de aşağıdaki satırları dikkatlice okuyalım: — "İbn Rüşd'den sonra Müslüman Batı'da ve Arap dünyasında felsefe, bir-iki örnek dışında sona ermiştir." (s. 14) Çağdaş İslâm düşünce tarihi yazarlarının Batılı seleflerinden tevarüs ettikleri bu saplantı ulus devletler döneminde meşrûiyyet kazanmakla kalmamış, aynı zamanda çağdaş müslüman bilincin bizatihi kendi mensuplarınca paylaşılıp parçalanmasına hizmet etmiştir. İmparatorluk ufkundan ulus devlet ufkuna geçişle birlikte her ulus kendi yapay tarihini oluşturmaya başlamış ve sonunda büyük bir medeniyet içerisinde yetişen her unsur —tâbir-i âmiyanesiyle— kapanın elinde kalmıştır. Böylece medeniyetimizin ustalarının sadece Fars kökenli, Arap kökenli, Türk kökenli oluşları nazar-ı itibara alınmış ve nedense onların herbirinin parçalanmaması gereken muazzam bir bütünün cüzleri olduklarına dikkat edilmemiştir. Nasr'ın makalesinin müteaddid yerlerinden alıntıladığım şu satırlar, bu vurgu siyasetinin en masum misâlleri arasında yer almaktadır: — "Geleneksel İslamî kaynaklar, İslâmî düşünce tarihine kendisini büsbütün felsefî çalışmalara vakfeden ilk önemli kişi olarak İranşahri ismini zikrederler." — "el-Cüveyni, Gazâlî ve Fahreddin Razî gibi büyük Eş'arî kelâmcılarının bir kısmı İran kökenli idi." — "Tıpkı Gazalî gibi İran kökenli olan ikinci teolog Fahreddin Razî...." — "Artık Farabî ile birlikte İslâm medeniyetinin merkezi, bir ölçüde de olsa, özellikle entelektüel açıdan, yeni bir Fars dili ve edebiyatının da doğduğu Horasan'a doğru kaymaya başlamıştı." — "Dahası, Safevî döneminin (1502-1722) bu büyük düşünürleri, bugüne dek İran'da, Hint-Pakistan altkıtasında ve Fars kültürünün etkisinin hissedildiği civar bölgelerde de yeni bir felsefe okulu kurmuşlardı." Yazımın okunabilirliğini azalttığımın idrakinde olmakla beraber yine de mücerred yorumlardan ziyade alıntılara dikkat çekmekte fayda mülahaza ediyorum. Yalnız bu sefer vurgulardaki istikametin biraz değiştiğini hatırlatmak isterim: — "Altıncı Şia İmamı olan İmam Cafer el-Sadık figürü ve onun gayr-i islamî ilimlere olan ilgisinin, modern alimler tarafından uydurulmuş masallar olarak görülmesini ciddiye almamak gerekiyor." — "Rasyonalistik nedenlerle değil ama Şiiliğin gaybî niteliği dolayısıyla Şii kelamcıları, Sünni kelamcılara oranla genelde Hermetik-Pisagorcu gelenek ile Yunan-İskenderiye felsefesine daha fazla sempati ile yaklaşmaktaydılar ki bu durum, Yunan-İskenderiye felsefe ve biliminin belli bazı formlarının, Şiiliğin kendi perspektifine entegre edilmesine izin vermiş ve imkân tanımıştır." Bu açıklamaların satıraralarına değil, bizzat satırlarına bakıldığında bile yazarın neyi ve niçin vurguladığını anlamak mümkün değil mi?! Bu kendine özgü geleneğin kendine özgü yeni bir felsefe üretmesi kaçınılmaz olmakta ve ister istemez bu felsefî geleneğin, "Batı felsefesiyle karşılaştırılabilecek özellikler taşıyan en ilginç, hatta tek felsefî gelenek" olduğunu söylemek mümkün hâle gelmektedir. "O kadar da olacak, herkesin kendi mensûbiyet duygularına uygun davranması tabiidir" dediğinizi duyar gibiyim. Nitekim ben de bu kadarına razı olacağım ama bu mensubiyet duygularının işi şirazesinden çıkarıp haddini aşması karşısında insanın âsabına hâkim olması güçleşiyor. Dilerseniz şimdi de şu satırları okuyunuz: — "Öte yandan Şii teolojisi Eş'arilik'e tam karşıt bir konumda yer almayı, irfan ve hikmet'e sürgit daha sıcak bakmayı yeğlerken, Eş'arilik, felsefe'nin ve bilgi problemi konusunda rasyonalistik olmasa bile daha sistematik ve daha rasyonel bir yaklaşım benimseyen tüm diğer hikmet'e ve felsefeye dayalı akımların baş düşmanı olmayı tercih etmiştir." Bir taraf irfan ve hikmete karşı ne kadar sevecen, ne kadar sempatik, ne kadar ilgili ve fakat buna karşın karşıt taraf ne kadar da onun tam tersi?!? — "İslâm dünyasında bugüne kadar canlılığını olmasa bile varlığını sürdüren son dönem İslâm felsefesi, yaşayan felsefe geleneği ve irfanî gelenek, Batı dünyasının entelektüel hayatına yaratıcı şekillerde katkıda bulunabilecek fikirleri yeniden sunabilecek güçtedir!" (Vurgular bana ait. D.C.) Bütün bu derin açıklamalardan sonra, "son dönem İslâm felsefesi, yaşayan felsefe geleneği ve irfanî gelenek" sözleriyle acaba neyin kastedildiğini bana kim söyleyecek?!?
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |