T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Silik Fotoğraflar

Hocam Prof. Dr. Orhan Okay'ın Silik Fotoğraflar isimli kitabını okuyorum (Ötüken Yay. 2001. Kardeşim Nurhan'a not: Kitabın adında "silik" sözü geçiyor diye kapağının da "silik" olması gerekmez. Ayrıca içerdeki fotoğraflar daha iyi basılabilirdi. Örnek: B. Ayvazoğlu'nun "Peyami" kitabı)

Hoca hayatında, gönlünde, fikriyatında yeri olan zevatı yazmış. Önsöz'de bu gibi eserlerin "bir kabristan ziyareti"ne benzediğini söylüyor. Bende o intıbaı uyandırmadı. Aksine ben "Silik Fotoğraflar"ı okurken kendimi Orhan Okay'ın dost meclisinde, gönül dergâhında hissettim. Satıraralarında rahmetli Mehmet Kaplan Hoca'nın tabiri ile "nesillerin ruhu"na rastladım. Bu insanlar öncelikle birer "muallim" idiler ve ruhumuzun manevî mimarlığını yaptılar. Hocam Orhan Okay da kitabın son yazısı "Kendime dair"de şöyle diyor: "...çoğunu yakından tanıdığım, bazılarını eserleriyle bildiğim bazı insanları, bazı hususiyetleriyle anlatmaya çalışıyorum. İbnü'l-Emin gibi, aslında her yazar, hepimiz, başkalarını anlatırken de kendimizi anlatmaz mıyız? Bizi biz yapan da zaten hep o başkalarıdır".

Orhan Okay şanslı diyorum. Kaderin lütfu olarak çocuk yaşta belki bugünkü nesiller için meçhul, ancak büyük değer taşıyan insanlarla tanışmış. Ortaokul son sınıfta Abdülaziz Bekkine, Celal Hoca (Celalettin Ökten), Nurettin Topçu. Daha lise sıralarında Celal Hoca'dan Arapça, Tahir Olgun (Tahirü'l-Mevlevî)'dan Mesnevî okuyor. Ve yüksek öğrenimi sırasında karşılaştığı hocalar. Her biri kendi semasında bir yıldız.

Hocalarını, büyüklerini, arkadaşlarını anlattıkça elbette ki bu zatları daha yakından tanıyorsunuz, ancak ben satıraralarında gizlenen Orhan Okay biyografisini takip edebiliyorum.

Çocukluğu, ailesi, çevresi, mahallesi, o yılların İstanbul'u (1945-50), zevkleri, eğilimleri, heyecanları, tercihleri, hedefleri, inançları ve fikirleriyle bir portre belirliyor; bir fidan muhitinin özellikleri altında büyüyor, yetişiyor.

Dönemin siyasî, iktisadî, kültürel atmosferi oluşuyor. O yıllardaki aydınların, edebiyatçıların, üniversite çevrelerinin niteliklerini ayrıntılarda beliren kişiliklerini, zaaflarını, üstün yönlerini görüyor; hatta fizyonomilerini tanıyorsunuz. Hoca "kıyafetname" meraklıları için küçük ipuçları da veriyor.

Değerlendirmeleri için birer cümlelik bazı örnekler vermek istiyorum.

Nurettin Topçu: Onda anlamakta güçlük çektiğimiz, yaklaşamadığımız bir taraf vardı. Tıpkı büyük velilerde olduğu gibi.

Hüseyin Avni Bey (Erzurum mebusu): ... yalnız milleti değil, fazileti, namusu, dürüstlüğü, millî hakimiyeti, hatta o sıkıntılı, olağanüstü dönemde bile demokratlığı temsil eden insandır.

Rahmi Eray: Ben hayatımda, hasbî olmanın ilk örneğini Rahmi Ağabey'de buldum. Galiba son örneği de o idi.

Ali Nihad Tarlan: Onunla yalnız bir "şerh-i mütûn" hocasını değil, Lâle Devri'nden gelmiş zarif bir Osmanlı bürokratını, belki Enderun'un en parlak devrinde yetişmiş bir konak efendisini veya Tanzimat devrinin o her biri bazan birer mektep olan oda'larından birinde çalışan bir kâtip efendiyi tanıyorduk.

Necip Fazıl: ... Türkiye'de son büyük şair örneğinin Necip Fazıl'la tamamlanmış olduğunu söyleyeceğim. Ondan sonrakiler, bu yarışta aşağı yukarı birbirine yakın, bir hizada bulunanlardır.

Yahya Kemal: "En büyük şair" sözü sanata, şiire yakışır bir unvan değil. Ama çok açık görülüyor ki, Yahya Kemal, yaşarken döneminin en bilinen ve en akla gelen şairiydi.

Orhan Bey değerbilir bir tutumla kültür hayatımızda neredeyse unutulmuş önemli isimleri yeniden hatırlamamıza vesile oluyor (Msl. Seyfettin Özege, Osman Nuri Ergin). Tek takıldığım başlık Reşat Nuri için "Edebiyat müfettişi" denmesidir. Kendisi gerçekten Milli Eğitim'de müfettişlik yaptı ama bu başlık "keskin münekkid" çağrışımı yapıyor.

Kitapta beni etkileyen bir metin de Küllüknâme şairi Kesriye'li Sıdkı Bey için ayrılan bölüm oldu. Hoca burada "unutulma"nın acısını Balkanlar'da kalmış bir Osmanlı kasabasından kalkarak ne güzel anlatıyor. Elinize, dilinize, gönlünüze sağlık Hocam. Hani Divan şiiri için "elden ele devredilen bir meşale" derler; onun gibi bize tuttuğunuz mazi aynası içinden gülümseyen simaları, bizler de aralarına kendi tanıdıklarımızı katarak herhalde bizden sonraki nesillere nakletmeyi vazife bileceğiz.


13 Haziran 2001
Çarşamba
 
MUSTAFA KUTLU


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED