T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Ahlaksız literatür: Sınıf-altı gruplar, marjinal sektör, risk grupları

Bütün dünyaya "devletin küçültülmesi" teklifinde bulunan odakların, giderek kendilerinin "daha güçlü bir kamu yönetimi" arayışına girdikleri gözlemleniyor. Son İngiltere seçimleri bunun laboratuvarı oldu...

"Devletin küçültülmesi" ile bir ülkede "adam gibi yaşama" arasında kaçınılmaz paralellikler olduğunu dayatan eğilimler, artık kendi elleriyle ürettiklerinin "bumerang etkisi"yle karşı karşıya bulunuyorlar. Devletin ekonomiye dair çok şeyi kötü yaptığı iddiası, özel sektörün "kendiliğinden iyi yaptığı" sonucunu getirmedi. Özellikle bizim gibi ülkelere, "devletin küçültülmesi", ekonomide verimlilik ve üretimde etkinlik temelinde olmanın çok dışında dayatmalarla sunuluyor.

Ekonomisi kötü bir ülkeye, ekonomisini düze çıkarmak üzere, "devletin küçültülmesi" başlığı altında teklif edilenlerin, o ülkelerin ekonomisini bir şekilde hareketlendirmenin yanında, birçok açıdan "teslim alma" sonucunu doğurduğu çok açık.

"Devleti küçültme" seferberliği altına giren ülkeler, yine ekonomik açıdan yaygın bir üretim ağına sahip olmuyorlar çoğu yerde. Ülkenin iktisadi kaynakları devletin elinden çıktıkça, "piyasa"ya devrediliyor. Fakat bu "piyasa"nın nasıl bir mekanizma olduğu çok açıklığa kavuşmuyor. "Piyasa"nın, devletin kötü yaptığı neyi, nasıl iyi yaptığı çok net değil. Bunun yanı sıra devletin tekelinden çıkarılan iktisadi faaliyetlerin, "piyasa"ya devredilmesinin, o ülkede "sermayenin tabana yayılması" anlamına mı geldiği, yoksa devletin elinden alınan iktisadi faaliyetlerin birkaç yüz büyük aileye devredilmesi anlamına mı geldiği çok açık değil. Ayrıca, "devletin küçültülmesi" ile "demokratikleşme" arasında kurulan paralellikler de incelenmeye değer. Devletin ekonomideki payının yüksekliğinin, devletçi politikaların uygulanma imkanını aşırı istihdam ettiği ve bunun da demokratikleşme sürecini zedelediği doğrudur. Fakat, son yirmi yıl içinde, iktisadi faaliyetlerin devletten alınıp "piyasa"ya devredildiği siyasi birimlerde, kendi kendine işleyen ve kendi iç dinamikleriyle demokratikleşme sürecini üreten bir siyasi sistemin ne kadar kurulabildiği de tartışma götürür.

Gelinen noktada, "devletin küçültülmesi"nin kendiliğinden hiçbir şeyi çözmediği, meseleyi devletin küçültülmesi ile sınırlı bir noktada tutmanın ve artı mekanizmaları konuşmadan, "piyasa"nın erdemlerin dillendirmenin ve zaferini ilan etmenin, bunların yapıldığı ülkeyi bir başka açıdan alt-üst ettiği görülüyor artık. Buna karşılık bazı muhafazakar düşünürler yeniden keşfediliyor. Fakat bu keşif sadece bir "savrulma" neticesinde oluyor ve sağlıklı sonuçlar doğurmuyor. Böylesi bir keşif sürecinin, insan hakları ve hukukun egemenliği gibi kazanımları bile hırpalayacak sonuçlar doğurması muhtemeldir çünkü.

Bütün bunlar önümüze "devlet" ve "piyasa" karşıtlığının ötesinde bir durumun nasıl inşa edilebileceğinin araştırılması gerektiği meselesini "siyasal bir sorun" olarak koyuyor. Bu siyasal sorunu çözmeye çalışırken en dikkat edilmesi gereken nokta ise "yoksulluk" meselesini konumlandırmakla ilgilidir. Modern düşünce başlangıcından beri yoksullukla sorunlu bir ilişki içine girmiştir. Liberal demokratik paradigma ise yoksulluğu giderilmesi gereken ama aslında niteliği itibariyle, liberal demokrasinin yürüyüşünün ayağına takılan bir engel gibi göregelmiştir.

Bulundukları olumsuz koşullardan kurtulmaları için mucize reçete olarak "devletin küçültülmesi" faturası önlerine koyulan ülkelere ise yoksulluk adeta insani niteliğinden kopuk bir "arıza" gibi sunuluyor. Bu tip ülkelerin yüksek ücretli okullarda yetiştirilen müstakbel yöneticileri için yoksulluk, ülkeleri için kurgulamayı düşündükleri modelin zayıf noktasını oluşturan bir sıkıntı sadece. Kimi zamanlarda yoksulluğun, kimi zaman da yoksulluğa eşlik eden toplumsal-siyasal niteliklerin, gerçek bir liberal demokratik rejime kavuşmak için engel olduğu söylenebiliyor. Çünkü açık olan bir tek şey var: "piyasa" yoksulluğu sevmiyor, daha doğrusu, ortada dolaşırken ayağına yoksulluğun takılmasından hoşlanmıyor.

Peki yoksulluğu gidermek için ne öneriyor "piyasa"?

Yoksulların tüm ekonomik politikalarda ve karar alma süreçlerinde gözetilmesi gerektiğini önermiyor tabii. Yoksulları öncelemeyen bir kalkınma politikası kurulmasını, kalkınma gerçekleşince yoksulluğun kendiliğinden yokolacağını sofistike söylemlerle iddia ediyor. Bu nedenle yoksulluk, "sınıf-altı (under-class) gruplar", "marjinal sektör" ve "risk grupları" gibi başlıklar altında inceleniyor.

Bu adlandırma biçimi bile nasıl ahlaksız bir literatürün geliştiğini gösteriyor. Yoksul insanlar adeta, bir işletmenin kâr elde etmesini engelleyen "arıza" hükmünde değerlendiriliyor. İnsanların yoksul olmasının, bazı insanların kötü koşullarda yaşamasının, insanlık adına kötü birşey kabul edilmesi gerektiği söylenmiyor. Sadece yoksulluğa eşlik eden toplumsal ve siyasal niteliklerin sistemi sıkıntıya soktuğu söyleniyor. Bu derece düşüş ise, insanlığı gidişi üzerine yeni bir ahlaki bakış geliştirmenin zorunluluğunu deklare ediyor anlayanlar için.

Devletin hantallığı ile piyasanın vahşiliği arasına sıkışmayan bir siyaset üretmenin ne kadar acil ve insani bir problem olarak önümüzde durduğunu görmüş oluyoruz böylece. Siyasetin, ahlakı ve insanı temel alan bir söylemsel bütünlük olarak inşa edilmesinin gereği, belki de yüzyıllardan akıp gelen bir "siyasal hesaplaşma" olarak kapımızı çalıyor bugün...


13 Haziran 2001
Çarşamba
 
ÖMER ÇELİK


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED