|
|
|
|
Spor sayfalarını, daha sonrasında adliyeyi o gün için "işlemez" hale getiren bir konu, Türkiyemizi temelden sarstı: Azerbaycan'la oynadığımız futbol karşılaşmasında "yerleşim düzenini" yerinde bulmayan ve "Ben, devleti küçük düşürmem!" diyerek adli mercilere başvurup hesap sorulmasını isteyenler oldu. Şimdi, izin verirseniz bu meseleye bir başka açıdan bakalım: Heredot, "Devlet ve halk" kelimelerinin aynı anlamı taşıdığını yazar. Gerçek şu ki "halk" olmadan elbette "devlet"de olmaz! Atalarımız "Devlet mansıbı bir güvercinliktir, konan göçer"in yanında öğüt olarak şunları da söylemişlerdir: "Devlet oğul, mal tahıl, mülk değirmen (Mavi akım projesini anımsayalım), Devlete yaranan yoktur. Devletlinin eşeğine bile yaldızlı çul vurulur ve Devletlinin gözü perdeli olur..." Kırmızı plakalı otolarla ve de enseleriyle kolları kalın korumalarla vızır-vızır yol alanlar, "Ben, devletim diyenler" genellikle "perdeli göz" olduklarından gerçeği bilemezler. Osmanlı hükümdarlarının padişah ünvanıyla anılan "örfi" yetkilerinin oğuz törelerine dayandığı varsayımına bağlıdır. Han, hakan, şah ünvanlarını da kullanan Osmanlı hükümdarları, İslam ülkelerinin çoğunu buyruk altına aldıktan sonra "hadimü'l harameyni şerifeyn" ünvanını da benimsediler. 18. yüzyıl sonlarına doğru "imamü'l Müslimin" şanını da alarak "padişah-ı al-i Osman sultani'l Müslümin imami'l müminin ve halife-i azam-ı muvahhidim" bileşik ünvanını kullandılar. Lafı uzatmayayım. Osmanlı padişahlarının bir diğer ünvanları "zillullah-ı fi-alem" (Yaradan'ın yeryüzündeki gölgesidir.) Mührü elinde bulunduran "yaradan'ın yer yüzündeki gölgesi" olduğuna göre halk nedir, elbette "kul"dur. 147 yıl Macaristan'da kalan atalarımızın bu ülke insanlarına sınırsız armağanları olmuştur, bunlardan biri de "gulaş" adı verilen yemektir. Budapeşte'ye yolculuk yapanlar, sinir krizi tutmuşcasına en yakın lokantaya gidip "gulaş" siparişi verirler. Padişahlar, "Yaradan'ın yer yüzündeki gölgesi" olduklarına göre halkın yiyeceği de elbette "kulaşı" olmalıydı. Padişahlar, aşılmaz-ulaşılmaz varlıklar, hükmedenler, halk ise "kul"du. Fakir-fukara bir lokma ekmek bulabiliyorsa bundan mutluluk duyuyordu, çünki, bu nimetleri veren bir yerde padişah oluyordu. Birinci Büyük Dünya Savaşı sonunda "Osmanlı İmparatorluğu" ortadan kalktı, genç Türkiye Cumhuriyeti'nin bazı bakanları tıpkı geçmişte olduğu gibi "Ben, devletim, itibar isterim" diye tutturur oldular. Devlet dairelerinde "Bugün git yarın gel" savmacılığı, kırmızı plakalı bakan otoları, halkı ezme ve aynı zamanda küçük görme, feodal düzenli yıllardan hatıralardır. "Ben devletim" diyen 16. Lui, gyotine gitti. Hiç kimse halkı küçük görerek kendisini yüceltemez. Halk ve devlet, tıpkı Heredot'un günümüzden 2500 yıl önce söylediği gibi "aynı anlamdadır." Son yıllarda futbolla güreşte önemli ataklar oldu, fakat "gözleri perdeli" kişiler dur-durak demeden bu iki federasyonu yerle bir etme gayretindeler. Politikacıların biraz kendilerine gelmeleri gerek, artık devir değişti, hiç kimse "zillullah-ı fi alem", hiç kimse de "kul" değil. İkisini birbirinden ayırma gayreti "Kurtla kuşu" aynı kafeste yaşatmağa çalışan günümüz hükümetine hiç yakışıyor mu? Sonra, bu benzetme bana değil, Keçeciler'e aittir ki, arzolunur...
DEVLETLE
Yıllar önce basın toplantısı düzenleyen bir federasyon başkanı gazetecilere atıp-tutuyor: "Ben, devleti temsil ediyorum" diyerek kendisine özel itina gösterilmesini istiyordu. Bu federasyon başkanı başarısızdı ama, devlet adını öne çıkartarak böbürleniyordu. Bu sırada güngörmüş bir meslekdaşımız ayağa kalkıp söz istedi, mikrofon başına geldi ve şunları söyledi: "Devlet, mal sahibi, can sahibi, vatandaş kul değildir. Devleti temsil ettiklerini öne sürerek ayakta kalma hesapları yapan başarısızlara, "devletle efendim" denir ki, bu hitap: "güle-güle, uğurlar olsun, anlamındadır."
Biraz itina
Yıllar yılı Kırkpınar'a gider gelirim, törelerimize göre Kırkpınar Güreşleri'nde ilk ve son sözü söyleme hakkı "Ağa"ya aittir. Ne yazık ki, bu töre çoktan unutuldu, atalardan emanet bu spor dalına maddi ve manevi katkıda bulunan "Ağa"lar, tribünün bir köşesine atılırlarken, "Devlet Protokolü"nün uygulandığı bölüme dahi girmesi yasaklanarak aradaki kapıya "kilit" vuruldu. Kırkpınar Ağası orada düzenlenen protokolun nasıl dışında bırakılır anlamış değilim. Biraz itina göstererek bu yanlışı düzeltmek gerekir. Aksi takdirde "Ağa"lık kurumu tarihe karışacak.
Gerilim
Harun Doğan, Ahmet Taşçı meseleleri derken, Grekoromen Milli Takımımızı Avrupa Şampiyonluğu'na ulaştıran yöneticilere çatılır oldu. Gerilim siyaseti izleyenlere bu da yetmedi, "koltuk kavgası" başlatıldı, Futbol Federasyonu hedef haline getirildi. Ekonomik krizden millet bunalmış halde iken bu gerilimi sürdürmenin ne yararı olacak? Birgün "ip" kopmaz mı? Kopsaydı, Asaf Halet Çelebi 40 yıl önce yazdığı kitaba "Zampok Eyin Pi" (İp Niye Kopmaz) adını hiç verir miydi?
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |