|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Çalışanlarında moral yok ama, satışları bayağı düşen 'çok satışlı gazeteler' yine de süngüyü yüksekte tutmak için müthiş çaba gösteriyorlar. Okurları şikâyet etse de, ne yalan söyleyeyim, Hürriyet ve Sabah'ı daha elime alır almaz keyifleniyorum... Hazırlayanların ağzının keyfi kaçtıkça, bir okur olarak benim keyfim artıyor... Ben keyiflenmeyeyim de kim keyiflensin! 14 Haziran 2001 tarihli Sabah'ın manşetine bir bakın: "Artık delilsiz suçlama yok." Hukukun bu temel kuralını 'manşet' değeri olan 'yepyeni' bir haber olarak sunuyor Sabah... Meğer içişleri bakanı Rüştü Kazım Yücelen Yavuz Donat'a söylemiş Sabahçılar için özel anlam yüklü bu sözleri... "Polis ve jandarmada operasyon anlayışı tepeden tırnağa değişecek" cümlesi de bakan Yücelen'e ait... Ertesi gün, bir başka 'anlamlı' sözü adalet bakanı Hikmet Sami Türk söylemiş... Sabah'ı hazırlayanları sevindiren haberin başlığı "Keyfi nezarete bakan engeli"... Bakan Türk, bir genelge yayınlayarak, sanık, tanık ve bilirkişilerin ancak mahkemeden gönderilen dâvetiyeye rağmen gelmemeleri halinde polis veya jandarma zoruyla getirilmeleri tâlimâtını vermiş... "Aksi, insan hakları ihlâlidir" demiş bakan... Sabahçılar'da bir sevinç, bir sevinç... Oysa, patronları Dinç Bilgin bir polis operasyonu ile içeri alınalı çok oldu; mahkemeye gelmemesi diye bir şey de söz konusu olamaz, çünkü Kartal Cezaevi'nden görevliler nezaretinde duruşmalara götürülüyor. Öyleyse bu sevinç neden? Bu sorunun mutlaka bir cevabı olmalı. "Dinç Bilgin'i unuttular galiba" kuşkusuna düşenlere bir başka "Sabah'a özel" haber daha. Bu defa, konu, Devlet Tiyatroları genel müdürü iken adı yolsuzluğa karıştı diye içeri alınan bir bürokrat... "Onu kim kurtaracak?" başlıklı haberde, 'içeride' geçen günler dramatik bir biçimde dile getiriliyor: "5 ay tutuklu kaldı; işkence, medyatik linç sonunda hakkında 44 yıl hapis istemiyle iki dâvâ açıldı. İki dâvâda da ilk duruşmada tahliye edildi ama bir türlü kurtulamıyor. İdrarından kan geliyor, açık havaya çıkamıyor, sürekli ağlıyor." 'Medyatik linç' ha? Kih, kih... Cezaevinde hep 'önüne bak' demişler; tahliyeden sonra bile, dururken hep yere bakıyormuş... Bu durumda "Onu kim kurtaracak?" sorusu çok haklı. Sabah, haberin ortasına, "Soruşturma evrakı utanç belgesi" diye bir ara başlık da koymuş... (17 Haziran 2001) Sabah okurları, bir süre sonra Kemalettin Tuğcu tiryakisi olabilirler... Hürriyet'in ilgisi ise daha çok 'telekulak' üzerinde yoğunlaşıyor. Hürriyet'te birinci sayfadan görülen bir habere konu olmak isteyen politikacı ve bürokrat için en garanti yol, telefonla ilgili bir 'müjde' vermek... 16 Haziran 2001 tarihli Hürriyet'te, Türk Telekom mahreçli "Telefon sapığı korkusuna son" haberi var... Telekom, tâcizcilerin numaralarının ekranlı cihazlarda görülebileceği müjdesini vermiş Hürriyetçiler'e... Bir gün önce (15 Haziran), en tepeden verilen haber ise, doğrudan "Telekulağa temizlik" başlığını taşıyordu. Meğer poliste 'telekulak avcısı' lâkaplı bir istihbaratçı varmış, içişleri bakanı Yücelen, istihbarat daire başkanlığına onu getirmiş... Bakan, "Bir hafta içerisinde izinsiz dinlenen telefon kalmayacak" müjdesini de vermiş Hürriyet'e... İçişleri bakanının aynı günlerde konuştuğu ve muhtemelen aynı şeyleri söylediği Hürriyet ve Sabah, kendi paşa gönüllerini rahatlatacak bölümleri birinci sayfalarına taşımışlar... Sabah, "Artık delilsiz suçlama yok" başlığını yeğlerken, Hürriyet "Telekulağa temizlik" demiş... 14 Haziran tarihli Hürriyet'te, gazetenin hassas olduğu dinleme ve 'kaset' konulu bir başka haber daha var: "Kasetli şantaja 1.2 milyar ceza..." Bir milletvekiline kasetle şantaj yapan emlâkçı almış bu cezayı... Hürriyet ve Sabah gibi, şimdi satışları bayağı düşmüş olsa bile 'çok satan gazeteler' arasında anılan iki yayın organının insan hak ve özgürlükleri konusunda duyarlı hale gelmeleri beni hiç rahatsız etmiyor. Telekulak uygulaması da, insanların apar topar evlerinden nezarete götürülmeleri ve gayr-ı insani muamelelere mâruz bırakılmaları da yanlış... Bu yanlışların sona ermesi gerekiyor. İki gazete, umarım, bu hassasiyetlerini sürdürürler... İşte, benim endişem ve bu gazetelerin sadece kendilerini düşündükleri inancım da bu noktada başlıyor. Telekulak duyarlısı Hürriyet, Göteborg'daki AB Zirvesi sırasında göstericilerin üzerine gerçek kurşunla ateş açan İsveç polisiyle ilgili haberi 'ilginç' bir biçimde sunmayı yeğlemiş. "Bahaneye bak" diyor Hürriyet ve devam ediyor: "Türkiye'ye insan hakları hesabı soran İsveç'te polis, göstericilerin üzerine, plastik mermi yok diye gerçek mermiyle ateş açtı. UTANMADAN KALKIP BİZİ SUÇLUYORLAR." (17 Haziran 2001). Artık siz, bundan sonraki toplumsal gösterilerde, biraz zorlamayla karşılaşacak polisi sıkıysa tutun bakalım. Ya da, "İnsan haklarına dikkat edin" türü tavsiyeler, bundan böyle, politikacıların bir kulağından girip öteki kulağından çıkarsa şaşmayın. Türkiye'ye geldikçe "Daha fazla demokrasi" dileğini dile getiren İsveç dışişleri bakanı Bn. Anna Lindh de unutulmamış; sayfanın bir köşesinde, "Bakalım ne diyecek?" diye soruyor Hürriyet... Bu gazeteleri hazırlayanların ağızlarının tadı yok, peki ben niye onları elime alınca keyifleniyorum?
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |