|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Son birkaç yıldır Türkiye'de tecrübe edilen siyasal, ekonomik, sosyal gelişmelerin faturasını tam algılamış değiliz. Dünyadaki stratejik gelişmeleri yaşanan deneyimlerle bir arada ele aldığımızda önümüzdeki günlerde ne türden istenmeyen sorunlarla baş etmek zorunda kalacağımızı kestirmek zor değil. Türkiye'nin hiç de istemediği zor tercihlerle karşı karşıya kalacağı, muhtemel gelişmelerin adım adım yaklaşmakta olduğun herkes hissedebiliyor. Afganistan'a asker göndermekle başlayıp ABD'nin yapacağı Irak operasyonuna aktif destek vermeye ikna edilmesine kadar uzanan, bu ülkenin geleceğini ipotek altına alacak dayatmalar kapıda bekliyor. Ekonomiden Kıbrıs konusuna, Avrupa'dan dışlanma anlamına olumsuz gelişmeler ufkumuzu karartmak üzere. Medyada yerini almasına karşın yeterince üstüne gidilmeyen Kıbrıslı gençlerin 32. Gün'deki tavırları sanılanın aksine, Rum zulmünü görmemiş genç nesille, hatta Kıbrıs'la sınırlı bir olgu mudur? Gençlerin bırakılsa KKTC'yi boşaltacakları söylemi bir yana; asıl sorun Türkiye'de, Anadoluda yaşanıyor. Türkiye'nin ruhu boşal/tıl/mak üzere. Türkiye'de insanımızın, tecrübe etmek durumunda kalınanların sonucunda ülkesiyle ruhen bağını koparmak üzere olduğunun kaç kişi farkında? Kıbrıslı gençlerin Türkiye'den kopmalarının temel nedeni sadece ekonomik nedenler midir? Türkiye'de, dipten gelen umutsuzluk, güvensizlik dalgasının tek nedenin yaşanan ekonomik kriz olduğunu kim iddia edebilir? Eğer bir ülkede, aydınlar, yöneticiler topluma yabancılaşmış, misyoner ruhuyla tüm toplumsal hafızayı, uzlaşma zeminini değiştirme adına yok etmeye soyunmuşsa o ülkenin kriz atlatma potansiyeli çökertilmiş demektir. Bir ülkenin tüm enerjisi, toplumsal ve siyasal refleksi, ekonomik kaynakları toplum mühendisliğine ayarlanmışsa o ülkenin ne milli hedefleri ne de savunulacak çıkarları söz konusudur. Çünkü tüm bu ortak paydayı savunacak, yüzlerce yılda oluşan o ruh uçup gitmiş demektir. Bir ülkede inanmış insanlar, her Ramazan ayında birlik duygusunu, huzuru, paylaşmayı, manevi hazzı tatmaktan çok; hangi islami konunun mıncıklanacağı tedirginliğini yaşıyorsa, o ülkeyi var kılan toplum ruhu imha ediliyor demektir. Geçtiğimiz günlerde, Alman parlamentosu için Türkiye'deki siyasi durumla ilgili araştırma yapan bir araştırmacı ile sohbet ederken, dostça bir eleştiri yaparak, yazılarımı pesimist bulduğunu söylemişti. Zaman zaman (maalesef) karamsar yazılar yazdığımın farkındayım, ancak sarkacın umutla korku arasında salındığını unutmamak gerekir. Sarkaç bir tarafa ulaşmadan diğer noktaya dönemez. Sohbeti sürdürürken, gündeme getirilen tartışmaların olumsuzluğunda yakınmadan edemedi. Bir Alman olarak nasıl olup da "Türkçe ezan tartışması gibi bir konun gündeme getiriliyor olmasını" bir türlü anlayamadığını belirtmekten kendini alamadı. Hem bu toplumun inancı, toplumsal /kültürel ortak paydasını oluşturan hem de en seviyesiz düzeyde örselenen, aşağılanan ortak bir değer kalmadı neredeyse. Toplumsal yapı mozaikleştirilirken her tür etki ve tehdite karşı dayanıksız kılınıyor. Farkına varmadan kendisi de pesimist bir tablo çizmişti. Toplum mühendisliğine soyunan siyasi yapının ve ona destek olan, hatta varlığını bu desteğe borçlu olduğu seçkinlerin devasa bir ülkeyi üst üste gelen ekonomik, askeri, siyasi ve toplumsal krizlerden çıkarma yeteneklerive imkanlarından bahsedilemez. Toplumsallığını yitirmiş bir iktidar, tarihi-kültürel birikimi zenginleştirmek yerine hadım eden kısır aydınlar, siyasal güçle beslenmekten başka dayanağı olmayan seçkinler, bu fikir fukaralığını ortalama Türk vatandaşının ruh sağlığını bozacak düzeyde yaygınlaştıran medya elinde bir ülkenin direnme ruhu diri kalabilir mi? Ülkenin olanca ekonomik, siyasal potansiyelini toplum mühendisliği adına harcayarak bitab düşürdükleri ülkede bunalımlar, dışardan gelecek dayatmalar ancak toplumsallıktan beslenen, meşruluğu tartışılmayacak siyasi irade ile aşılabilir. Bu iradeyi, bu toplumsal ruhu imha etmek için az çaba gösterilmedi bu ülkede. Toplum dokusunun bu kadar naifleştirildiği ortamda ne Irak'ta biçilen "kuzey ittfakı" rolüne hayır diyebilirsiniz ne de Kıbrıs'ı elde tutabilirsiniz. Sonuçta, gerçek güç toplumsallıktan beslenen tarihi, kültürel hasıladır. Bu ülkede hala umutlu olmamızı meşru kılacak şey; bu ülkeden umudunu kesmeyen unsurların meşruiyet kaynağının, yani, bu toplumun tarihi ve kültürel birikiminin, ülkeye yabancı zihinlerin anlayamayacağı kadar derinlerde oluşudur.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Ramazan | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |