|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Türkiye'nin 'dinozorlar korosu' hep bir ağızdan bağırıp çağırmaya başladılar. Bu kez hedef TÜSİAD gibi görünüyor. 'Dinozorlar'ın medya köşelerinde yerleşmiş olanları 'ver kurtul' demagojisinin altına sığınıyorlar; Ankara'da siyasi partilere ve hükümete yerleşmiş ve Türkiye'nin üzerinde büyük bir 'yük' haline gelmiş olan 'siyaset esnafı' ise TÜSİAD'ın 'boyunu ve haddini aşan işler' yaptığını ileri sürüyor. Dikkat edin, TÜSİAD ne vakit olumlu ve Türkiye'nin geleceği açısından anlamlı bir çıkış yaparsa, aynı çevreler TÜSİAD'a karşı polemiğe girişiyorlar. Örneğin, TÜSİAD'ın 'demokratikleşme raporu'. O rapor yayınlandığında da 'dinozorlar'ı öfke kaplamıştı. TÜSİAD Başkanı Tuncay Özilhan, 'TÜSİAD, Türkiye'nin önünde gidiyor. Türkiye yıllar sonra TÜSİAD'ın demokratikleşme raporunda söylenenlere geldi' derken yerden göğe kadar haklı. Konu, bu kez Türkiye'nin neredeyse 200 yıllık hedefinin önünü 'Kıbrıs uzlaşmazlığı'nın arkasında gizlenerek tıkamak olunca, 'dinozorlar korosu'nun bozuk akortlu sesleri ve hakaretamiz saldırıları gürültüye gidiyor. Eskisi kadar etkili olmuyor. Örneğin dün Sakıp Sabancı, Habertürk TV'deki röportajında, açıkça, Tuncay Özilhan'dan yana çıktı. Hadi bakalım, Sakıp Sabancı'yı 'vatan hainliği' ile suçlayın bakalım; örneğin Şükrü Sina Gürel çıksın, Sabancı'yı 'haddini aşmak'la suçlasın… Türkiye halkının büyük bölümü ve Rauf Denktaş'ın özel görüşmelerinde itiraf ettiği gibi Kıbrıs Türk toplumunun yüzde 80'i AB'de yer almaktan yana. Atatürk'ün çizgisinin çağdaş yorumuyla Türkiye'nin bugün bir numaralı 'ulusal hedefi' olan 'AB üyeliği'ne ulaşılmasını engelleyecek her türlü tavra karşı derin bir duyarlılık söz konusu. Türkiye, AB üyesi olmazsa kıyamet mi kopar? Bu sorunun cevabı, gelecekte nasıl bir Türkiye tasavvur edildiğine bağlıdır. Türkiye'nin müreffeh, demokratik ve uluslararası hayatta etkili, vatandaşlarının 'insanca' yaşadığı bir ülke olmasını arzulayanlar; Türkiye'nin AB üyesi olmasının ateşli yandaşları. Türkiye üzerindeki 'Ankara tahakkümü'nü sürdürmek isteyenler ise, karşılar. Türkiye, ne yaparsa yapsın, AB'nin Türkiye'yi üyeliğe almayacağı tezi, Helsinki 1999'da, Türkiye'ye 'diğer tüm aday üyeler ile eşit şartlar'la 'aday üyelik statüsü' tanınmasıyla çökmüştür. Türkiye'nin AB üyeliği doğrultusunda ciddi bir çaba harcamış olan Avrupa Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Günther Verheugen, bakın 1999 Helsinki Zirvesi'nden önce Milliyet Gazetesi'ne (ve Avrupa'daki Türkiye karşıtlarına yönelik olarak) neler yazmış: "Eğer Helsinki'de Türkiye ile AB arasındaki ilişkiyi tekrar kabul edilebilir bir tabana oturtamazsak, Türkiye'deki tutuculuğu, diktatörlüğü ve faşizmi savunan güçleri destekleme tehlikesiyle karşı karşıya kalacağız. Şunu bilelim: Burada Avrupa'nın çıkarları hangi doğrultudadır? Türkiye'nin Topluluğa girmesini sağlayacak önerimize uymak mı veya yeni bir red kararı ile bu ülkeyi uzun bir dönem Avrupa'dan uzaklaştırmak mı? Bu sorunun cevabı zor olmasa gerek." Avrupa'nın (yani AB'nin) 'Türkiye'li bir Avrupa' iradesi, Helsinki kararı ile ortaya kondu. Bunun nasıl olacağı Helsinki'nin sonuç belgesinde mevcut. Türkiye, bu belgeyi kabul ederek 'aday üyelik kontratı'na imza attı. Başbakan, Dışişleri Bakanı ve dönemin AB ile ilişkiler ve insan haklarından sorumlu Devlet Bakanı (M.Ali İrtemçelik) bu 'kontrat' imzalandığı için 'aile fotoğrafı'nda bulunmak üzere apartopar Helsinki'ye uçtular. O belgede, Kıbrıs'a ilişkin a ve b bendleriyle 9. paragraf var. Türkiye, bu paragrafın altına da imza attı. Şimdi, aradan geçen iki yıl içinde, Kıbrıs konusunda ciddi bir çözüm çabası içine girmeyeceksiniz ve 'ciddi çözüm çabasının zamanı geldi, geçiyor' dendiği vakit 'ver kurtul mu demek istiyorsunuz' demagojisine başvuracaksınız. Bunu yapanlar, Türkiye'deki 'tutuculuğu, diktatörlüğü ve faşizmi savunan güçler' olarak sırıtıyorlar. Helsinki belgesinin 9. paragrafının b bendini bir kez daha aktaralım: "Konsey, bir siyasi çözümün Avrupa Birliği'ne katılımını kolaylaştıracağının altını çizer. Katılım müzakerelerinin tamamlandığı tarihte bir çözüme ulaşılmamışsa, Konsey'in katılıma ilişkin kararı bunun bir önşart olarak görmeden alınacaktır. Bu noktada, Konsey, ilgili tüm unsurları gözönüne alacaktır." Kıbrıs Türk toplumunun da 'Avrupa vatandaşı' olacağı bir çözüme ulaşmak, bu yönde ilerlemek hem onların çıkarına ve hem de Türkiye'ye 'AB tam üyelik' kapılarını açacağı için Türkiye'nin çıkarına idi. Bir süre sonra Denktaş, hiçbir aklıbaşında diplomasinin kabul edemeyeceği sudan bahanelerle masadan çekildi ve ardından Ankara'daki 'anti-AB lobi' Türkiye'nin geleceğine mayın döşemeye başladı. Başta Başbakan Bülent Ecevit. Son haftalarda ona Dışişleri Bakanı İsmail Cem de iltihak etti. MGK bildirisi, Denktaş'ı 'görüşmelere sevketmeyi ve masada tutmayı' öngördüğü için askerlerin Türkiye'nin 'önünün kapanmasını' arzulamadığını ifade ediyor. Ama, Türkler'in 'Rum hakimiyeti altında azınlık konumuna düşürülmesine izin verilmeyeceğini' de bildiriyor. Buna, elbette, izin verilemez. Kıbrıs Türkleri'nin, Kıbrıs Cumhuriyeti'ndeki 'kurucu ortak' statüsü yeniden tesis edilmelidir. Ancak, bu hedefe TÜSİAD'ın da vurguladığı gibi 'masada ve görüşmeler' yoluyla ulaşılmalıdır. Türk diplomasisi Türkiye'nin 'jeopolitik önemi'nden de güç alarak, kendisine güvenmelidir. Masadan kaçma görüntüsü ise: 1. Kıbrıs'ın Rumlar aracılığıyla AB'ye girişini engellemeyecektir; 2. Türkiye'yi AB dışında bırakacak, Avrupa'dan tecrit edecek ve 'Ortadoğululaştıracak'tır. 3. Türkiye'yi, kendisinin dışlandığı Kıbrıs'ın yeni statüsü ile; Yunanistan ve Rumlar'la değil Avrupa tarafından 'kuşatılmış' bırakacak ve Türkiye için müthiş bir 'stratejik handikap' oluşturacaktır. Bu mu Türkiye'nin 'onur'u ve 'ulusal çıkarları'?..
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Ramazan | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |