|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Evrensel İslam tecrübeleriyle beslenen düşünürlerin küreselleşme gibi konularda ulusalcı bir refleks vermelerini anlamanın zorluğuna ve ulusal-devletçi tutumla statükonun yanında saf tutuyor gibi bir görüntü vermelerinin şaşırtıcı yanına dikkat çektiğim yazıma sert tepki veren, ülkemizin saygın hukukçu ve düşünürlerinden değerli bir hocamız, bizi ışığın etrafında dönen pervaneye benzeterek ışıkta yok olacağımızı, "globalleşme cazibesine" kapıldığımızı, küreselleşme dolmuşuna bindiğimizi ve "dolmuşa herkesi gözü kapalı çağır"dığımızı söylüyor. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki iki hafta önceki yazımda ben, bu tepkiyi veren hocamızı özellikle hedef almış değilim. İSAV'ın toplantısında kendisinin ne tebliğini ne de müzakeresini dinlemişimdir. Bu bakımdan kendisinin bu konudaki fikirlerini bilmiyorum. Böylece öğrenmiş oldum. Söylediğim şuydu, Türkiye'de İslam tecrübelerinden beslenen bilim adamı ve aydınların önemli bir kısmı ulusalcı bir refleksle küreselleşmeye karşı bir duruş sergiliyorlar. Bunun temel sebebi nedir? Benim çabam bu duruşu anlamak ve kendimce açıklamaktan ibaret. Bunun evrensel İslam tecrübeleriyle bağdaşmadığına inanıyorum. Modern dönemlerin bir olgusu olan ulusalcı refleksle evrensel İslamî reflekslerin bağdaşmayacağını düşünüyorum. Ayrıca küreselleşme denilen yeni durumun yanında veya karşısında olmak elbette ki mümkün. Küreselleşmenin cazibesine kapılmak veya onun ışıkları etrafında bir pervane olarak dönmek diye bir şey söz konusu değil. Ne kimseyi bir dolmuşa çağırıyorum, ne de kendimi herhangi bir dolmuşa binmiş görüyorum. Ama önümüzde bir süreç var ve bu süreç bize rağmen gelişmekte; sonuçları hepimizi etkilemektedir. Bu süreci anlamak ve gelecek dünyanın eğilimlerine dikkat çekmek istiyorum. Küreselleşme bir iradenin ürünü, ama...
Değerli hocamızın altını çizdiği küreselleşmenin güdümlü olması elbette dikkate alınması gereken bir özelliktir. Evet küreselleşme denen yeni süreç kendinden oluşan bir olgu değil, arkasında onu kurgulayan, senaryosunu yazan ve yönlendiren bir güçlü irade vardır. Bu iradenin de kim veya kimler olduğu zaten bellidir. Özellikle küreselleşmenin öncü gücü olarak ortaya çıkan uluslararası finansın rengi ve milliyeti düşünüldüğünde ve bunun Batı dışı dünyadaki tahribatı hesaba katıldığında küreselleşmenin gerisindeki iradeyi bulmak zor değil. Ama bu tespit bizi kurtarabilir mi? Daha doğrusu küreselleşmenin karşısında olmamızın bir anlamı olabilir mi? Küreselleşme ister kendinden gelişen isterse arkasında güçlü bir irade olsun bu durum, buna muhatap olan toplumlar için ne değiştirir? Belki bu süreci daha iyi anlamaları, buna uygun politikalar geliştirmeleri hususunda uyarıcı olabilir. Eğer küreselleşmenin gerisindeki iradeyi keşfedersek onun tahribatlarına karşı daha bir hazırlıklı olmamız mümkün olabilir. Küreselleşmenin problemli bir süreç olduğu, bütün toplumsal alanlarda ciddi altüst oluşlara yol açtığı, hatta biraz daha ileri giderek küreselleşmenin bir tür emperyalizm ve sömürgeciliğin yeni bir biçimi olduğunu söylemek mümkün. Evet bunu söylemek küreselleşmenin üzerimizdeki etkilerini, tahribatını ve problemlerini ortadan kaldırır mı? Sadece onu anlamamızı kolaylaştırır, nasıl bir büyük sorunla karşı karşıya olduğumuzu gösterir. Değerli hocamız "Şu son kriz Türkiye'ye neye maloldu hiç hesap ettik mi?"diye sorarak küreselleşmenin problemli yanına dikkat çekiyor. Ben de bu soru bağlamında bir soru sormak istiyorum: Son ekonomik kriz Türkiye'nin küreselleşmeye karşı gösterdiği direncin ve dünyanın yeni yapılanmasına ayak uyduramamasının bir faturası değil mi? İdealizm mi realizm mi?
Bu tartışmada idealist olmaktan çok realist olmanın bizi daha sağlıklı sonuçlara götüreceğine inanıyorum. Türkiye ve bizim gibi ülkeler dünya sistemini değiştirebilecek, kendi iradeleriyle yeni bir sistem dizayn edebilecek ve dünyanın diğer ülkelerini buna uydurabilecek bir güce ve iktidara sahip olsalar ne güzel olur! Ama bu asla gerçekçi değil, sadece hoş bir avuntudur. Türkiye dünya sisteminde edilgen bir konumdadır, temel parametreleri Lozan'da batılı güçlerce çizilmiş, bugün ayakta durabilmesi dünya finans güçlerinin desteğiyle mümkün olabilen bir ülkedir. Keşke olmasa ama durum bu! Hocanın dediği gibi"Batı'nın küreselleşmeyi dünya üzerinde ekonomik, siyasi, kültürel ve dini hegemonyasını kuracak biçimde kullanması" temel bir sorundur, ama bu böyledir diye küreselleşmeye karşı direnmek ve bu süreçten koparak içe kapanmak mümkün müdür? Kendisinin önerdiği "çok odaklı bir küreselleşme" alternatif olabilir ve üzerinde düşünülmesi, bu çerçevede yeni politikalar geliştirilmesini gerekir. Zaten gelişmeler de bu yönde. Bunun bile ulusal-devletçi reflekslerle kotarılmasının ne kadar zor olacağını Türkiye'nin bu tür küreselleşme çabalarındaki tutumundan biliyoruz. 19.yüzyılda imparatorluk devletleri çöküşe doğru yol alırken ve yerlerini ulus-devletlere bırakırken bu süreci de belki bir irade yönlendiriyordu. Ama Osmanlı Devleti yönetimi ve elitleri bu süreci iyi okuyamadılar ve imparatorluğu bir ulus-devlete dönüştüremeyip çöküşün önüne geçemediler. Çünkü o çağ ulus-devletler çağı idi ve imparatorluk devletini ayakta tutmak artık imkansızdı. Bugün de yeni bir çağa, yeni bir dünya düzenine giriyoruz. Bu küresel çağın gerisinde ister bir irade, isterse kendiliğinden bir hareket olsun. Eğer bu hareketi durdurmak ve buna karşı direnmek imkansızsa bunun gereklerine uygun davranmak, ona uygun yerel ve ulusal yapılanmalar gerçekleştirmek rasyonel bir tavır değil mi? Kaldı ki küreselleşmeyi sadece olumsuzlukları ve problemleriyle değil aynı zamanda kazanımlarıyla birlikte değerlendirmek ve ona göre bir duruş sergilemek "akletme"nin gereğidir. Son sözüm şu; ben ne bir dolmuştayım, ne de kimseyi bir dolmuşa binmeye çağırıyorum. Herkes nerede durduğuna ve neye bineceğine kendi karar verir. Sadece nerede durduklarını anlamak ve çelişkilere dikkat çekmek istiyorum. Hepsi bu kadar!
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Ramazan | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |