T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Ankara'dan izlenimler

Sabahattin Önkibar'ın, Star'da yayınladığı Alternatif programı için, Ankara'ya gelmiştim. Bir gün daha fazla kalarak, siyasetin nabzını da tutmaya çalıştım.

Alternatif programı

Alternatif, geceyarısı 12'den sonra başladığı için, -lâtife ederek söylemek gerekirse- bir sahur programı niteliği taşıyordu. Ama konunun ilgi çekici olması ve polemikçi üslûp sayesinde, reyting açısından gene de Önkibar'ın yüzünün güldüğünü tahmin edebiliyoruz.

Konu, güncelliğini hiç kaybetmeyen İslâmiyet'e ilişkin meselelerdi. "Din ve laiklik" ana başlığı altında toplayabileceğimiz çeşitli sorulara cevap arandı.

Laiklik ne demek? Türkiye'de nasıl uygulanıyor? Dindarlar neden şikâyet ediyor? vs...

Bu gibi tartışmaların sonunda, eğer birbirimizi dinlersek, bir uzlaşmaya varmamak mümkün değil.

Meselâ Sabahattin Önkibar sordu: "Laiklik Türkiye'de bir baskı aracı olarak kullanılıyor mu? Örnek verebilir misiniz?"

"Evet kullanılıyor. Başörtülü kızların durumu. Siyaset yapmak isteyen dindarlara uygulanan baskılar..." dedim.

Bu baskılar, laikliğin doğru bir tarifi yapıldığı takdirde, sona erecektir.

Laiklik, devletin temel nizamının dini esaslara dayandırılmaması anlamına gelir. Ama aynı zamanda din ve vicdan özgürlüğüdür. Dinin ve dindarın özgürleşmesi, devletin (Kilise'nin) baskısından kurtarılmasıdır.

Laik bir ülkede, inanç ve kültürden esinlenen yasalar da çıkarılabilir. Özgürleştiren, tercih imkânlarını arttıran (bir başka ifadeyle herkes için zorlayıcı nitelik taşımayan) düzenlemeler, dinî inançtan kaynaklansa dahi, laiklik ilkesini çiğnemez: Faizsiz bankacılık, resmen tescil edilen dinî nikâh, mesai saatlerinin iftara göre ayarlanması, dinî bayramlar, üniversitelerde başörtüsü serbestisi gibi.

Aksine, devletin inanca saygılı olması, laiklik ilkesinin bir gereğidir.

Ciddi tartışılabilsek ve birbirimizi de dinleyebilsek, uzlaşmamak için bir sebeb yok.

Ciddiyet

Ciddi tartışabilsek diyorum, çünkü, Türkçe ibadet kitabını yazdığı için bu tip programlara davet edilen Cengiz Özakıncı "Vahdettin'in hanımı, kızı vs. hepsi açıktı. Siz başörtüsünü nasıl savunabiliyorsunuz" dediğinde veyahut reformu, sadece İncil'in dilinin Almanca'ya çevrilmesi olarak tarif ettiğinde, diyalog imkânı ortadan kalkıyor.

Biz özgürlükleri Vahdettin'in çevresindeki hanımlara bakarak mı tayin edeceğiz?

Cengiz Bey'e, "Atatürk'ün eşi Lâtife Hanım da örtülüydü. Bu durumda Vahdettin, Atatürk'ten daha mı ilerici?" diye sordum.

Reform hadisesinde, dil değişikliği sadece bir sonuç. Reform ile, Kilise'nin dindeki ve dünyadaki hâkimiyeti kırılıyor. Çünkü Katolik inanca göre, sadece Kilise, dini yorumlayabiliyor, insanların günahını af ediyor, dinden çıkarıyor. Değişmez doğrular (dogmalar), skolalarda okutuluyor. Bu öğretiye uymayan bilim bile red'ediliyor. Reform ile ruhban sınıfının diğer insanlardan üstün olmadığı kabul görüyor. Dinî konularda Kutsal kitaba başvurma gereği üzerinde durularak, herkesin, İncil'i kendisine göre tefsir edebileceği belirtiliyor; 'Kilise'nin dogmaları yıkılıyor. Böylece "inanan aklın" yerini "sorgulayan akıl" , tartışılmadan kabul edilen hakikat yerine, gözlem ve deneyle kazanılan hakikate geçiliyor.

Rönesans ise, dünyayı süflî bir mekân olarak değerlendiren Katolik inancın karşısında, dünya sevgisini meşrulaştırıyor. Batı, kendi kültür kökleri olarak gördüğü Antik Yunan ve Roma'ya dönüyor.

Şimdi, bütün bu gerçekleri bilmeden, Katolikliği inceleyip, İslâmiyet ile farkı ortaya koymadan, sadece dilin anlaşılır olması üzerinde durursanız, yanlış sonuçlara varırsınız.

Dünyada milyonlarca Katolik mevcut. Ve onlar halâ Latince İncil okuyor. Reform, dilde değil, zihniyette bir değişikliktir.

Laiklik konusunda, skolastik zihniyetin temsilcileri gibi davranmazsak, anlaşmamak için sebeb yok. Ama Cengiz Özakıncı diyor ki: "Osmanlı'da gericiler rashathaneyi yaktı. Laiklik bunun için lâzım"

Oysa herkes, en ileri adımların (Matbaa da dahil) şeyhülislâm fetvasıyla atıldığını biliyor. Bir grup yanlış yaptıysa, bundan dolayı İslâmiyet suçlanır mı?

Ben de şu cevabı verdim: "1'inci Meclis azası Ali Şükrü Bey de, fedai Topal Osman tarafından işlenen, aslında faili meçhul olan bir cinayete kurban gitti. Bundan dolayı cumhuriyeti mi suçlayacağız?"

Ankara'dan kulis

Alternatif'i anlatırken, Ankara'daki izlenimlerimi aktarmaya yer kalmadı. Birkaç paragrafla özetleyeyim.

Bence partiler artık seçim düşünmeye başlamışlar. DYP'de, transferlerin rahatsızlık yarattığını bilmem söylemeye gerek var mı? Çünkü her transfer, seçimlerde rakib bir milletvekili adayı anlamını taşıyor. Ayrıca, 28 Şubat'ta, DYP'yi feryat figan terk edip, ayaklarını sağlam yere basamayanların, bugün "partiyi ele geçirme, kontrol etme, derin devletçi çizgiye çekme" gibi bir gayretlerinin de olabileceği söyleniyor. Acaba, DYP, "laiklik kalesi" olarak yeniden inşa mı edilecek?

Saadet Partisi, parti içi muhalefet tasfiye olunduktan sonra, tam anlamıyla mütecanis bir yapıya kavuşmuş. Sakin sularda yol alıyor ama, şimdilik bu geminin iktidar limanına ulaşamayacağı kesin.

Başkan Recai Kutan yoğun bir tanıtma faaliyeti içinde. Evvelki gün, İslâm ülkeleri temsilcilerine Hilton'da iftar yemeği verdi. Cuma günü, Eresin Otel'de, iftarda, bu defa gazetecileri ağırlayacak. Tanıtmadan sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Teoman Rıza Güneri, Ajans Press aracılığı ile, basın ve televizyonları sıkı kontrol altına almış. Diğer partilerle de mukayeseli olarak, Saadet'le ilgili haberler nerede, nasıl yayınlanıyor, haftalık raporlarda bunları inceliyor. "Elimde objektif veriler bulunsun ki, eleştirilerimiz boşlukta sallanmasın" diyor.

Saadet ve AK Partililer

Fazilet çatısı altında birlikte olanların, bugün değişik partilerde bulunmasını yadırgamıyorum. Çünkü siyaset anlayışında ve yönetimde farklılıklar var. Ama Kulis'te dolaşırken, Saadet ve AK Partililer'in, aynı masayı dahi paylaşmamaya özen gösterdiklerini gördüm ve içim cız etti. Birbirlerine dönük olarak, birbirleriyle rekabet ederek yarışmak yerine, paylaşmadıkları düşüncelere karşı müştereken mücadele verseler daha doğru olmaz mı? Bazen böyle yapıyorlar da. Meselâ Erbakan'ın yasağının kaldırılmasını -vefa borcu ve ilkeli davranmak adına- AK Parti büyük ölçüde destekledi. Saadet Partisi, hükûmete asker kullanma yetkisi veren kararın iptali için Anayasa Mahkemesi'ne müracaat etti. Eksik imzaları, AK Partili milletvekilleri doldurdu.

Anap ile DYP'nin rekabeti, her ikisini de yedi bitirdi. Benzer bir kaderi paylaşmak istemiyorlarsa, Saadet ve AK Partililer çok dikkatli davranmak zorunda.

Saadet, AK Parti'ye sitem ediyor: "Hani başka kitlelere açılacaklardı? Bizim tabanı kemiriyorlar?"

AK Parti'nin yeterince dışa açılamadığı iddiası, bu partinin içinde de paylaşılıyor.

Ayrıca, teşkilâtlarda istedikleri sonucu elde edemeyen milletvekillerinin bir kısmında, belirli bir rahatsızlık rüzgârı esiyor.

"Bunlar çocukluk hastalığı, kuruluş aşamasında olur ve geçer" diyeceğiz. Ama 14 Mayıs Kongresi'nde Abdullah Gül ve arkadaşlarına karşı çok ağır konuşan Kahramanmaraş Milletvekili Avni Doğan'ın, AK Parti'ye alınmasının "ilkesizlikten" başka bir tanımı yok. Avni Doğan'ın AK Parti'ye kabulü, Abdullah Gül'e ağır bir darbe olarak değerlendiriliyor. Üstelik kim görüşmüş, kim partiye kabul etmiş belli değil. Kimse konuya sahip çıkmıyor.

AK Parti, kemiyet değil keyfiyete önem vermeli, sayıdan çok kaliteyi önde tutmalı. Bazı milletvekillerinin getirisinden çok götürüsü var.

Bu arada, yeni oluşumların alttan alta kaynamakta olduğunu da söyleyelim. Tantan'ın devreye girmesi için yeni yılı bekleyiniz.


29 Kasım 2001
Perşembe
 
NAZLI ILICAK


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Ramazan | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED