T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R

Kavurma

Bir kurban bayramı daha geçti. Resmî takvime göre dört gün olmasına karşın, laik-çağdaş cumartesi-pazar tatillerinin üstüne, bir de hükümetin lutfettiği "idari izin" eklenince Türkiye'de dokuz gün "bayram tatili" yapıldı.

Tatil çokluğundan yakınanlar, gelişme yolunda bir ülkenin bu kadar uzun süre tatil yapamayacağından dem vuranlar oldu. Ne işe yarayacağı bilinmeyen tuhaf bir haklılıkları vardı.

Halkından ve kurbanın ruhundan habersiz kimi gazeteler E-5'e taşan ve bütün derbederliğine karşın, olağanüstü bir görkemi gizleyen büyük kurban şenliğini "rezalet, vahşet, ilkellik" gibi pek ucuz sıfatlarla yaftalamaktan utanmadılar. Kimi yetkililer de, anlamını kavramakta güçlük çektiğim "yasal önlemler"den söz ettiler. Televizyon kameralarının çoğu, kaçan-kovalanan-kıstırılan-hırpalanan hayvanlara çevrilmişti yine. Oysa, bayramın asıl kahramanları, uysal kurbanlardı. Onlar keskin bıçakların yardığı boyunlarından fışkıran kanlarıyla, ürpertici hırıltılarla çıkan canlarıyla, çırpınan bacaklarıyla, titreyen derileriyle herkese -elbette çocuklara da- hayatın ve ölümün ağır anlamını duyurdular.

Bayramdan sonraki yazısını Emre Aköz, (Sabah Pazar, 11 Mart) şu satırlarla bitirdi: "Dur bitirmeden iki kelime de kurban bayramı üzerine edeyim. Ediz Hun ile Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz "Kurban kesilirken çocuğa göstermeyin" dediler. Tam, "Şimdi bu lafları etmek moda" diye düşünürken Dicle Tıp'tan psikiyatrist Doç. Aytekin Sır, "Hayvanın kesilişini gören çocuk kekeme olabilir" demez mi? Bu hesaba göre babam, annem, amcam, dedem, ninem ve de Hale, Jale ile tüm mahallenin kekeme olması gerekiyor. Peki niye değiller? Niye, niye?" Evet, Aytekin Bey, niye? Kurban kesilirken getirilen tekbirler, kekemeliği önlemiş olabiler mi?

Cumartesi Notları'nın Yaşamak Hatırlamaktır köşesinde Ülkü Tamer, Antep'te geçen çocukluk bayramlarını anlattı. Şu cümleleri 10 Mart tarihli Radikal'den aktarıyorum: "Perşembeleri banyo günümüzdü; ama arife günleri de tepeden tırnağa yıkanırdık. Babam Kuran okurdu sessizce. Sonuna geldiğinde, başıyla üçümüze işaret ederdi. Sırayla. Önce ben. Sonra Aykut. Sonra Tankut."

"Ayaklarımızın ucuna basarak usulca yanına giderdik. Okur üfler, saçlarımızı, sırtımızı sıvazlardı. Sadece arife günleri değil, her perşembe akşamı yapardı bunu."

Ülkü Tamer ilk cümlesinden sonra koyduğu o noktalı virgülün yerine virgül koysa, hattâ hiç işaret koymasa daha mı iyi olurdu dedim kendi kendime. Bir de, "Belleği yanıltıyor mu acaba onu?" ya da " 'Babam Kuran okurdu seslice' yani 'hafif sesle' mi demek istiyor aslında?" soruları geçti içimden. Benim babam da okurdu Kur'an ama üfleyip sıvazladığını anımsamıyorum.

Aynı gün Radikal'de medenî kılıklı, kanadı kırık Mine'nin "Bedevi utançlar" yazısını üzüntüyle okudum. Çok Fransız kokuluydu yazısı. "Türkiye'de yakın zamana kadar horoz da adanır, kurban edilirdi. İşte kanıtı: 1958 yılı Kurban Bayramı'nda restorasyonu bitip ibadete açılan Eyüp Camii'nde 500 horoz kesmiş müminler. Fransa Dışişleri Bakanı Christian Pineau'ya aynen böyle yazmış devrin Ankara büyükelçisi Henry Spitzmuller. Uyduracak değil ya!"

Koskoca Fransız büyükelçisi, uydurur mu hiç? Onun raporundan âlâ "kanıt" mı olur? Fakat bu "500 horoz"un "kurban" ile, hattâ "adak kurbanı" ile ne ilgisi var? Elçilik raporunda sözü edilen horozlar, olsa olsa "tören kurbanı"dırlar! Bir de kuşku düştü içime; acaba dedim Fransızca'nın "coq" (kok: horoz) sözcüğü ile bizim "koç" birbirine mi karıştırıldı? Henry ya da Mine marifetiyle tabii. Olur mu olur!

1958'in gazetelerine filan bakıp merakımızı giderecek kimse yok mu


13 Mart 2001
Salı
 
İBRAHİM KARDEŞ


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika| Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür

Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED