T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Türkiye'nin krizle artan gücü

Türkiye'nin jeo-stratejik konumu, bölgedeki dengeleri belirleyecek aktörlerden biri olmaya zorlamasına/imkanlar sunmasına rağmen gerek çevresel faktörlerin (dünya sisteminin aktörleri) doğrudan müdahalesi gerekse Türkiye'nin iç dengeleri bu potansiyeli harekete geçirmesine fırsat vermiyor. Ne var ki, Türkiye'nin elini kolunu bağlayan nedenleri sadece dış faktörleri indirgenemez. Nasıl Türkiye'nin jeo-stratejik konumu ona kaçınamayacağı sorumluluklar/avantajlar yüklüyorsa, bu imkan ve sorumluluğu tarihle yoğrulmuş jeo-kültürel derinliği/tarihi hafızayı hesaba katmadan bölge politikası geliştirmek mümkün değildir. Bu kendinin farkında olmama hali ya da hafızasızlık: üstüne düşen rolü oynayamayan, durağan, içine kıvrık bir Türkiye profili çıkartmıştır.

Özellikle soğuk savaş şartlarının oluşturduğu statükoya sığınarak jeo-stratejik konumun yaşayan uzantısı jeo-kültürel potansiyelini değil harekete geçirmeyi yok sayarak, statükonun yeni ama yapay dengelerine dayalı kalıcı politikalar üretilebileceği varsayılmıştır. Soğuk savaş döneminde fazla hareket alanı olmasa bile siyaset zihniyetinin uzun vadeli stratejik yönelimleri açısından bu imkan ve sorumlulukları yok saymanın neticesi soğuk savaş sonrası dönemde ortaya çıkan dengelerde kendini gösterdi. Aslında ortaya çıkan beklenmedik yeni dengeler değildi, Osmanlı sonrası Türkiye'nin bıraktığı boşluğun yeniden ortaya çıkışından ibaretti.

Balkanlardan Kafkaslara, Filistin-İsrail ilişkilerine kadar bizi kuşatan tüm alanlarda varlığımızın temellerini hatırlatan gelişmeler yaşandı. Ne var ki bu hatırlatma iradi olmaktan çok çevre şartlarının zorlamasıyla ortaya çıkan edilgen politikalar sonucuydu.

Türkiye'nin bölgedeki gücü soğuk savaşın üstünden on yıl geçmesine rağmen hala kriz dönemlerinde hatırlanan bir varlık. Demek ki Türkiye tarihi ve coğrafi şartların dışında kendine özgü bir etki, bir varlık alanı açmakta başarılı olamamış.

Bölgedeki krizin hatırlattığı güç

Makedonya'dan Bosna'ya kadar Türkiye hangi durumlarda önemli ülke sayılmış, hatırlanmıştır? Bosna savaşı çıkmadan önce Türkiye'nin Bosna-Hersek üzerinde bir hesabının olduğundan bahsedilebilir mi? Çıkan savaş sonunda ilk defa Türk askeri varlığı Balkanlara (NATO şemsiyesi altında da olsa) girmiştir. Aynı durum Kosova krizi için de geçerlidir.

Makedonya'da iç savaş sinyalleri gelmeye başladığı şu günlerde Makedon cumhurbaşkanının ilk aradığı yerlerden biri Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer olmuştur. Ya normal dönemlerde? Türkiye'nin bölgedeki temsilcilerinin Türkiye'nin bölgedeki varlığını meşrulaştıran, kaçınılmaz kılan Müslüman unsurlarla ilişkisi ne durumdadır acaba? Türkiye'den yardım istemek ihtiyacı hisseden Makedon devlet başkanı Türkiye'nin hangi gücünden dolayı böyle hareket etmektedir? Balkanlardaki demoğrafik ve kültürel uzantılarımız olmasa ilk akla gelen ülkelerden biri olabilir miydi?

Öte yandan Makedonya'nın varlığına, devletin ismine bile paranoyak biçimde karşı çıkan Yunanistan'ın barış döneminde bu ülke ile geliştirdiği ekonomik ve ticari ilişkilerle Türkiye'nin aldığı mesafeyi kıyaslayabilmek mümkün değildir. Örneğin bir çok Balkan ülkelerinde olduğu gibi, özelleştirilen Makedon telecomunun özelleştirilmesinde en büyük payı Yunanistan almıştır.

Bosna'da savaş sonrası dönemde Türkiye hatırlanıyor mu? Veya Türkiye geç de olsa farketti/irildi/ği gücünün gerektirdiği hangi politikaları izlemektedir? Ekonomik ve kültürel alanda ne gibi varlık sergilemektedir? Hırvatların ayrılarak Bosna'nın yeniden parçalanması, potansiyel yeni bir iç savaş çıkması daha doğrusu Müslümanların iyice etkisizleştirilerek siyasal varlıklarının ortadan kaldırılması ihtimaline karşı ne gibi yatırımlar yapmaktadır? Bu konuda Türkiye'yi temsil eden zevatın nasıl bir tarih ve kültür bilincinden daha doğrusu Türkiye bilincinden yoksun olduklarını, kendi varlığımızı dinamitleyecek tutumlar sergilediklerini dile getirmiştik.

Aynı durum Kafkaslar için de geçerli. Türkiye'nin ekonomik çıkarları açısından hayati önemi bulunan bölge kültürel olduğu kadar askeri ve siyasi anlamda sıcak temasları gerekli kılmaktadır. Bölge istikrarının korunması Türkiye'nin doğrudan müdahalesi ile mümkün hale gelmektedir neredeyse. Azeri-Ermeni sorunundan petrol boru hattına kadar bir stratejik konuda yol ayrımına gelmiş bulunuyor Türkiye.

Ortadoğu'da, barış döneminin aldatıcı sessizliğini gerçek zanneden tüm kozlarını İsrail üzerine oynayan Ankara'nın hesaplarının yanlış olduğu hemen ortaya çıktı. Barış sürecinde hesaba katılmayan Türkiye'nin varlığı yine kriz döneminde hatırlandı. Bu hatırlanmada Türkiye'nin aktif politikalarının sonucu olduğunu söylemek mümkün değil. Sadece jeostratejik konumu ve bundan da önemlisi tarihi ve kültürel varlığından dolayı taraflarca dikkate alınmaya başlanmıştır. Türkiye'ye düşen görev kriz zamanlarında kendisine hatırlatılan önem ve misyonunu kalıcı etkiye dönüştürecek gerçek politikalar üretebilmektir.

Türkiye'nin gerçek krizi

Bu kriz politikası dış politikayla sınırlı değildir. Krizler, bunalımlar derin hafızayı ortaya çıkaran fırsatlardır ve çoğu kez kalıcı şekillenmeler bu dönemlerde gerçekleşir. Türkiye'nin siyasal ve toplumsal yapılanması ve buna bağlı olarak ekonomik istikrarı da nereden güç alması gerektiğini kriz dönemlerinde hatırlatabilir. Toplumun sosyal temellerinin hala çok sağlam oluşunun hatırlanması için derin ekonomik krizin ortaya çıkması gerekiyor. Dışardan bakabilenlerin fark ettiği Türkiye'nin sağlam yanı yine dışardan birinin (Kemal Derviş'in ilk demeçlerinde biri bu yöndedir) hatırlatmasıyla ortaya çıkıyor.

Türkiye'nin krizi, gücünü sadece krizlerde fark eden bir siyasal erke sahip olmasıdır.


20 Mart 2001
Salı
 
AKİF EMRE


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED