|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Avrupa Birliği ile bütünleşme sürecinde Ankara'nın öngördüğü "yol haritası-ev ödevleri" olan "Ulusal Program" açıklandı. Siyaset, ekonomi, hukuk alanında, kurumsl planda ve sosyal bünyede çok geniş düzenlemeleri öngören programın, Avrupa Birliği'nin karar organlarında nasıl karşılanacağı, dolayısıyla AB ile ilişkilerin nasıl bir zemine oturacağı henüz bilinmiyor. Çünkü AB organları tarafından hazırlanan Katılım Ortaklığı Belgesi ile Ankara'nın hazırladığı program arasında özellikle siyasi kriterler alanında belirgin farklar var. MGK'nın statüsünde, düşünce ve ifade özgürlüğü alanında ve Kürtçenin kullanılmasında, beklendiği gibi flu ifadelerle yetinilmiş. Anlaşılıyor ki, MGK'nın statüsüne yönelik "siyaset üzerindeki asker ağırlığının azaltılması" talebine askeri kesimin hassasiyeti sebebiyle... Düşünce ve ifade özgürlüğü alanında Avrupa standartlarının uygulanması talebine, laiklik karşıtı ve üniter devlet ilkesine aykırı görüşlerin önlenmesi hassasiyeti sebebiyle... Kürtçe eğitim ve yayın talebine de, yine Türkiye'nin üniter yapısının korunması hassasiyeti sebebiyle kesin teahhüd verilmemiş. Hemen söylemek mümkün ki, bazı hassasiyetleri anlamak mümkün. Ancak sağlıklı olan bu hassasiyetlerin toplum tarafından özümlenmiş olmasıdır. Dikkat edilirse yukarda sözü edilen üç alan, birbiriyle çok yakından ilgilidir. Üniter yapının ve laikliğin korunması, bunun için düşünce ve ifade özgürlüğü ile kürtçe eğitim ve yayına kuşku ile yaklaşılması ve sonunda MGK'da sivil ağırlığın vurgulanmasından kaçınılması... Bu paragrafı şöyle okumak da mümkün: Halkı kendi haline bırakır, sınırsız bir düşünce ve ifade özgürlüğüne, halkın Türkçe dışında bir dille eğitim ve yayın hakkı yapmasına izin verilirse bu siyaseti etkiler, siyaset tek başına bırakılırsa ülke güvenliği ve rejim tehkileye düşer, onun için siyaseti, dolayısıyla halktaki eğilimleri denetleyecek bir üst kuruma, o kurumda da sivil irade dışında bir iradenin tayin edici rolde bulunmasına ihtiyaç vardır. Öyleyse, yukardan (MGK'dan) aşağı bir kontrol sistemi rejimin de ülke bütünlüğünün de garantisi olarak sürekli devrede bulunmalıdır. Bu, MGK'nın şahsında temsil edilen devletin özne, siyasî kadroların ve dolayısıyla onlara meşruiyyet sağlayan halkın nesne, diğer bir ifadeyle devletin belirleyen, halkın belirlenen olduğu bir yapının çerçevesidir. Ve işin özünde, halka olan güvensizlik yatmaktadır. Sözü uzatmadan, Türkiye'de halka yönelik tedirginliğin halkın hemen tamamına yakın kısmının dinle ilişkisinden ve bir kısmının kendini Kürt olarak tanımlamasından kaynaklandığı söylenebilir. İşin hassas yanı şu ki, bu iki özellik, Türkiye insanının ayrılmaz niteliği durumundadır. Yani ne bu ülke insanını Müslümanlığından soyutlayabilirsiniz, ne de kendini Kürt olarak tanımlayan insanın bu kimliğini yok farzedebilirsiniz. Aksine tüm yaklaşımlar, müdahaleler sancı doğurur. Aksine tüm yaklaşım ve müdahaleler sancı doğurmuştur. Zaten sancı söz konusu olduğu için AB ile ilişkilerde bu alanlar gerilim oluşturuyor. Zaten sancı oluşturduğu için Türkiye'den, uluslararası camiada "İnsan hakları sicili" yaralı bir ülke olarak bahsediliyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde Türkiye, dosyası kabarık ülkeler arasında ilk sıralarda bulunuyor. Yaşanan hadiseler çerçevesinde bakıldığında da, iki alan, yani laiklik ve Kürt kimliği alanı, toplum-devlet ilişkisinde en sorunlu alan olarak görülüyor. Türkiye bu sorunlu alanı, AB ile ilişkiler gerektirdiği için değil, bu ülkede halkı ve insanı özne, devleti nesne haline getirmek, devleti bir hizmet kurumu haline dönüştürmek için, devlet-toplum ilişkilerinde gerilimi ortadan kaldırmak için, daha geniş çerçevede toplumsal barışı gerçekleştirmek için yeniden inşa etmek zorunda... AB ile ilişkiler vesilesiyle gündeme gelmesi beklenen "Devlet reformu" denen şeyin asıl bu alandaki zihniyet reformuna dayanması gerekiyor. Türkiye çoktan, ülke bütünlüğü ile bu ülkenin insanlarının dil ve kültür farklılıklarını harman edebilmeyi, rejimi ile de, bu ülke insanlarının inanç, düşünce, ifade özgürlüğü arasında barışçı bir ilişki oluşturmayı başarabilmeliydi. İnsanlar dinle ilişkilerinin bir boyutunun "iç tehdit" kapsamı içinde mütalaa edilmesi durumu ile karşı karşıya kalmamalıydılar. Aynı şekilde, insanlar kavmi farklılıkları, dil ve kültür nüansları sebebiyle kuşkuya hedef olma durumunda kalmamalıydılar. Bunun için halkın seçtiklerini de, dolayısıyla halk iradesini de disipline eden bir üst kuruma gerek olmamalıydı. Türkiye, bu iki alanda sağlıklı bir sonuca ulaşmadığı zaman, mesele, ülkenin, uluslararası güç odakları tarafından kullanılabilecek "yumuşak karnı" haline geliyor. Türkiye'nin asıl sorunu, gerçek anlamda demokratikleşme sorunu, toplumu ve insanı özne haline getirme alanında odaklanıyor ve Ulusal Program, henüz bu alanda rahatladığımız intibaını vermiyor. Avrupa ile ilişkilerde sorun olsun olmasın, konu bizim için acil sorundur.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |