T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Ulusal "sulandırma" programı

"Bizim yaşadığımız duyguyu siz hiçbir zaman yaşayamazsınız. Yasak dilimizin bir ürününün yasakları kırıp bize ulaşmasının bizlere yaşattığı duyguyu kolay kolay tadamazsınız siz... Bir dil düşünün 5000 yıllık bir tarihe sahip. Bir dil düşünün, dört lehçesi var (Kurmanci, Sorani, Dimili, Gorani), yüzlerce ağzı var. Bir dil düşünün dört taraftan yabancı diller tarafından kuşatılmış. Okulu yok, yazısı yasak. Bir dil düşünün, yazısını Arap harfleriyle kullandığın zaman meşru. Dili yazı yaşatır; düşünün öyle bir dil ki, yazısı sadece medreselerde serbest kalmış..."

Yazı, buna benzer cümlelerle alıp başını gidiyor. Hakkarili Muhsin Kızılkaya'nın Radikal gazetesinin Cumartesi ekinde "Kürtçe Film Zamanı" başlıklı yazısından... Yazıya ilham veren İstanbul'da gösterime giren, Bahman Ghobadi adlı İranlı rejisörün filmi, "Sarhoş Atlar Zamanı". Alkazar Sineması'nın her iki salonunda da aynı film gösteriliyor ve yer bulmak imkansız. Filmde Kürtçe diyaloglar geçtiği için, Türkiye'nin vatandaşları Beyoğlu'na filmi görmeye, daha doğru bir deyimle, "anadilleri"ni Beyoğlu'nun ortasında bir sinema ekranından duymaya koşuyorlar.

Muhsin Kızılkaya, o nedenle "Bizim yaşadığımız duyguyu siz hiçbir zaman yaşayamazsınız" diye yazısına buruk bir heyecanla girmiş. "Yasaklı dil"i olmayanların, gerçekten anlayamayacağı bir duygu bu. İşte bu yüzden, Avrupa Birliği'nin "Katılım Ortaklığı Belgesi"nde aynen şu hüküm yer almıştı: "Türk vatandaşlarının, anadillerinde basın ve yayınının yapılmasının önündeki yasal engellerin kaldırılması..."

Hüküm ilginç. Türk vatandaşlarının, Türkçe'den gayrı "anadilleri" olabileceğini "zımnen" ifade ediyor ve bunların yazılı metinler, radyo ve televizyon yoluyla kullanılabilmesine "yasal imkan" sağlanmasını öngörüyor. Bu, bir "temel Avrupalılık kuralı". Bu kurala uyulmadan Avrupalı olmaya da, AB ile "tam üyelik müzakereleri"ne başlamaya da imkan yok.

Herkes bu hükmü, "Kürtçe" gibi algıladı. Oysa, Kürtçe'den gayrı, Gürcüce, Lazca, Süryanice (Aramice), Arnavutça, çeşitli Çerkes dilleri, Boşnakça vs. Türkiye'de hanelerde, beldelerde, çeşitli mekanlarda zaten konuşuluyor. Böyle dillerin basın ve yayınının da mümkün olması, "özgürlükçü"lüğün, "demokrat" olmanın; kısacası "Avrupalı" olmanın "olmazsa olmaz" şartı...

Alayıvala ile dün "Katılım Ortaklığı Belgesi"ne cevap niteliğinde ilan edilen "Ulusal Program"ın "Kültürel Yaşam ve Bireysel Özgürlükler" altbaşlığı altında, "Resmi dilin Türkçe olduğu, fakat bunun vatandaşların özel yaşamlarında farklı bir dil veya lehçe kullanmalarını engellemediği" ifadesi yer almış. Korkak ve ürkek bir yaklaşım. "Özgürlükler" ve "Avrupalı olmak" konusunda tam bir "yarım hamilelik" hali.

"Katılım Ortaklığı Belgesi" Türkçe'nin resmi dil olmasını sorgulamıyor. Bir ülkede tek bir resmi dil olabilir; ama diğer dillere ilişkin bir "serbestlik" de olabilir. "Ulusal Program"da "vatandaşların özel yaşamlarında farklı bir dil veya lehçe kullanmalarının engellenmediği" ne anlama geliyor?

Evinizde Gürcüce konuşursanız, hamamda Kürtçe şarkı söylerseniz ya da Beyoğlu sinemalarında bir filmde Kürtçe konuşmalar yer alırsa; bu "yasak" değildir; meraklanmayın tutuklanmayacaksınız. Başka bir anlamı var mı? İnsanların vatandaşlığı, hukuki bir durumdur. Anadilleri ise bir "varoluş" durumudur. Anadil zaten kimsenin iznine tâbi değildir. Doğumla kazanılır. Siz, "anadil"in basın ve yayın faaliyetine konu olup olamayacağına ilişkin olarak ne söylüyorsunuz? Sorun burada. "Katılım Ortaklığı Belgesi"nin, "Türk vatandaşlarının anadillerinde basın ve yayın yapabilmelerinin önündeki yasal engelleri kaldırmayı" taahhüt ediyor musunuz? Cevap: Hayır.

En temel değerlerden biri olan "düşünce özgürlüğü" konusunda "Ulusal Program"a yerleştirilen ifadeye bakın: "Türk Ceza Kanunu'nun 312.maddesi, 'koruduğu değerler zedelenmeden' gözden geçirilecek"miş.

Tıpkı, Milli Güvenlik Kurulu'nun "Ulusal güvenlik konularında anayasal bir danışma organı olarak tâbi bulunduğu kanunun daha açıklığa kavuşturulması" için "gözden geçirilebileceği" gibi.

"Ulusal Program"ın bir dizi olumlu yönü elbette var. Ancak, AB ile "tam üyelik müzakereleri"ni başlatacak olan ve Kopenhag Siyasi Kriterleri'ne uygun, "temel konular"da, işi tam bir Türk işi niteliğinde "çözümsüz bırakmak", "zamana yaymak", "çürütmek" ve "sulandırmak" ruhu, "Ulusal Program" metnine egemen.

Türkçe'de bir deyiş vardır; "Hamur yoğurmak istemeyen kadın, akşama kadar un eler" diye. "Ulusal Program"ın özü tam da bu. Yani, AB ile "tam üyelik müzakereleri" bir başka bahara. Böyle bir "Ulusal Program"dan başka bir sonuç çıkmaz.

Deniyor ki, şu anda Türkiye'deki güçler dengesi, bundan ötesine izin vermiyor. Bundan ötesine izin vermeyen, Türkiye'nin tepesine çöreklenmiş olan yönetici sınıfın köhneliği. Ülkenin içine girdiği feci ekonomik kriz de zaten bu yönetici sınıfın, ülkeyi yönetememesinin sonucu. Türkiye halkı nezdinde "sıfırı tüketmiş" ve muazzam bir "güven bunalımı"nın adresi olan da bu yönetici sınıf.

Türkiye, bu yönetici sınıfı, sırtından attığı vakit; AB üyeliğinin de önü açılacak. Ve, atacak.

İyimserlikten vazgeçmemeli ve bu nedenden ötürü AB doğrultusundan sapmamalıyız.


20 Mart 2001
Salı
 
CENGİZ ÇANDAR


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED