|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Ünlü matematikçimiz Salih Zeki, "Yurdumuzda ilimle uğraşmak, körler çarşısında ayna satmaya benzer" demiş... el-Hak doğru... Ne yazık ki doğru... Ucuz ve parlak mamüllere alışmış/alıştırılmış geniş bir okur kitlesi karşısında ciddi (!) ünvanlar taşıyan ilim adamları bile kolay bir popülizmin peşine takılıp "halkın anlayabileceği sûrette" (!) eserler yazmayı marifet addediyorlar. Bu yüzden kitapçı vitrinleri, üç beş yaldızlı cümleyle, beylik iddialarla, insana gına getirten tekrarlarla ve âdeta lütfen konulmuş birkaç ya da dostlar alışverişte görsün kabilinden ilgili-ilgisiz yüzlerce dipnotla süslenmiş incelemelerle dolu... Fî tarihinde Mehmet Akif merhumun vefat yıldönümü vesilesiyle bir konferans vermek üzere davet edilmiştim. Organizatörler, konferans öncesinde bir slayt gösterisi hazırlamışlar. Çaresiz izledik. "Çaresiz" diyorum; zira korktuğum başıma gelmişti. Çünkü vefatının üzerinden 60 küsur yıl geçtiği halde, ilgililer, rahmetli Akif'i üç yıl geç dünyaya getirdiler, iki yıl geciklemeli olarak liseden, bir yıl gecikmeli olarak yüksek okuldan mezun ettiler; beş yıl erken evlendirdiler, kendisini 15 yıl önce hafız eylediler; babasının adını yanlış yazdılar; annesiyle ilgili hiç bilgi vermeyi akıl etmediler; kaç çocuğu olduğunu bilen birini aramışlar ama bulamamışlar; gayûr adamlardı vesselam, oğlunu torunu diye tanıttılar; erkek torunu olmadığı halde kendisine bir de erkek torun hediye ettiler. Ben mevtanın ruhu muazzeb olmasın diye konuşmamın başında bir iki hatayı düzeltmeye çalışınca; işittim ki sonradan beni de "lüzümsuz işler bakanı" ilan etmişler. İtiraf etmeliyim ki "Burası Türkiye..." sözünü hazmedemediğim gibi; bazı beceriksizlerin kendi becerisizliklerini "Burası Türkiye..." diye örtmeye kalkışmalarından hazzetmiyorum. İlmî tenkidlerin değil denetim, öylesine bir uyarı ya da hatırlatma değeri bile taşımaması karşısında birçok kimse gibi ben de kahroluyorum. Gamsızlık ve pişkinlik kadar insanı çileden çıkaracak başka bir tutum tasavvur edilebilir mi bilemiyorum. Bazı mülahham zevâtın -sözgelimi- Mehmet Akif'in Safahat'ında yer alan bir beyti nakledip hemen dipnotta "XIX. Yüzyılda Japon Ekonomisi'nin Değişim Parametreleri Üzerine Epistemolojik Kavramlaştırmalar" (Kualalumpur, 1992) adlı bir bilimsel tedkiki kaynak (!) göstermesi karşısında "Vay bee!..." diyeceklerin sayısının az olmadığı bir ülkede kalplerimize sürûr bahşeden kaç esere, kaç muharrire işaret edilebilir? Edilse ne olur? Ediliyor da n'oluyor? Filhakika bilgi'nin ve/veya bizâtihi bilme talep ve eyleminin seçkince bir faaliyet olduğunu anlamak, kendisini seçilmiş hissedemeyenler için; evet, şöhretin kitleler, itibarın ise seçkinler nezdinde tahakkuk edeceği hakikatini kavrayamayanlar için çok zordur ve fakat imkânsız değildir. Burası Türkiye ve bu ülkede hâlâ "bu ülke"ye, bu ülke'nin mânâ ve ehemmiyetine yaraşır önemli işler yapılıyor; bu önemli işlere ilgi duyan kemmiyet itibariyle değilse bile, keyfiyet itibariyle azımsanamayacak denli seçkin bir topluluk bulunuyor... İşte bu seçkin topluluk içindir ki yazmaya değiyor; yazmanın karşılığı bulunabiliyor. Hâlâ harçlığını kitaba yatırıp eve yürüyerek dönen cevval gençlerin bulunduğu bir ülkede, hâlâ fotokopiyle çoğaltıkları dergileriyle dünyayı değiştirmeye çalışan soylu ser-serîlerin nefes alıp verdiği bir memlekette yazmak için çok ama çok önemli bir sebebimiz var demektir! Hep söylerim, yine söyleyeyim: harbi kaybetmek mühim değil, mühim olan sokak muharebelerini kazanmak... Kendimiz için, kendimize sadakatimizi muhafaza etmek için hiç değilse sokak muharebelerini kazanmakla, cesametinin küçüklüğüne rağmen büyük işler yapmaya talip olmakla mükellefiz. Mehmet Genç hocamızın Osmanlı İmparatorluğu'nda Devlet ve Ekonomi (İstanbul, 2000) adlı eseri yayımlandı da n'oldu diye düşünmeyin sakın! Bilakis "Hac Yolunda Bir Karınca"nın hikâyesini okuyun. Kitleleri değil, yaptığı işin asaletini düşünen büyük bir ustanın tarihe nasıl kayıt düştüğünü (tarihe nasıl kayıt düşülebileceğini) gözlerinizle görün. Görüyorsunuz, hakkında ikinci yazıyı yazmak üzere bilgisayarımın başına oturduğum halde Ali Birinci üstadımızın Tarihin Gölgesinde adlı eser-i âlisinin muhtevasına dâir birşeyler söylemeyi bir türlü beceremiyorum. Yazımın sonuna geldim ve yine -vâ esefâ- istediğim yazıları yazamadım. Çok ciddi bir mazeretim var çünkü... İhtişamının tesiri, lütfen kaleme alınmış birkaç satırla bu eser-i âliyi tanıtmaya elvermiyor... Hangi bölümüne işaret etsem, işaretimin işaret olunanı 'keşf' değil, 'setr' edeceğinden çekiniyorum. Hangi bölümünden örnek verebilirim ki? "Ulema, Müderris, Meşayıh ve İlim Adamları" bölümünden mi? "Mülkiye, Hariciye, Seyfiye Mensupları" bölümünden mi? Yoksa "Matbuat, Edebiyat ve Siyasiyât Mensupları" bölümünden mi? Evet, hangi bölümünden sizlere örnekler verebilirim ki şu birkaç satırla? Misâl verememekte mazurum. Gözleri kamaşan her âciz kadar mazurum. Binaenaleyh siz benim mırıldanmalarıma aldırmayın, "Burası Türkiye" ne demekmiş gidin bu sözün mânâ ve ehemmiyetini tarihin gölgesinde dolaşarak bizzât öğrenmeye çalışın! Belki de yanlış söyledim; tarihin gölgesinde değil, tarihin kendisinde...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |