T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Basit, ama önemli

Geldiğimiz noktada herkesin gördüğü gerçek şu: Türkiye, dıştan 'ekonomik' gibi görünse bile, biraz yakından bakıldığında 'siyasi' olduğu hemen anlaşılan köklü -ve galiba sürekli- bir kriz geçiriyor. Bankacılık sistemi içten içe kemirilmiş, Türkiye borç sarmalına mahkum hale gelmiş ise, bu, siyasetin çıkar ilişkileri yüzünden... O ilişki tarzı yolsuzlukları kaçınılmaz kıldığı gibi, demokratik kanalları tıkayarak ülkeyi sık sık siyaset dışı müdahalelere de mâruz bırakıyor...

Bu bir kısır döngü. Ekonomi ve siyaset, bu kısır döngünün çarkları içerisinde birbirlerini çürütüyorlar. Çıkış yolu da belli: Ekonomik darboğazlardan kurtulmak, halkı müreffeh, gelişmiş bir ülke haline dönüşmek istiyorsak, bunu yalnızca ekonomik tedbirlerle sağlayamayız; ekonominin siyasetle dirsek temasına geldiği noktalarda önemli bir dönüşüm gerçekleştirmek zorundayız. Çözüm üretmek yerine kendisi bizatihi sorun teşkil eden Türkiye'nin geleneksel siyasi yapısını baştan ayağa elden geçirmek gerekiyor.

Avrupa Birliği'ne (AB) adaylık statüsü Türkiye'ye sistemini yenileme fırsatı sağlıyor aslında. 'Kopenhag kriterleri' denilen ilkeler, ekonomileri sağlam demokratik ülkeleri bu durumuna getiren evrensel değerlerden oluşuyor. Fikir ve ifade, din ve vicdan, kendini geliştirme ve eğitim özgürlüğü gibi temel hakları garanti altına alan ilkeler bunlar. Sadece şu anda AB içerisindeki ülkeler değil, daha düne kadar 'demirperde' gerisinde bulunan, ancak Türkiye'den önce AB üyeliğini kazanacakları belli, demokrasiye yeni geçmiş ülkeler de, 'Kopenhag kriterleri' ile uyum sağlayarak, ekonomik refahın keyfini çıkartıyorlar...

Son ikiyüz yılını Batı'nın peşinde koşarak geçirmiş Türkiye, bugün geldiği noktada, o yolun son durağı olan AB kapısı önünde tereddüt geçiriyor. Bunu, dün bakanlar kurulu tarafından onaylanarak kamuya mal edilen 'ulusal program' metninden anlıyoruz. Program çok tutuk ifadelerle kaleme alınmış, kulağı tersinden gösteren bir üsluba sahip. 'İ'lerin üstüne noktayı koymaktan ısrarla kaçınılmış. Müellifleri, belli ki, Türkiye'nin bölüneceği varsayımına dayalı 'vehimli' senaryoların müthiş etkisi altındalar.

Garabet 'ulusal program' belgesindeki utangaç tavırla sınırlı değil. Türkiye'nin AB ile uyum niyetini bakanlar kurulu düzeyinde dünyaya açıkladığı gün, DGM savcıları, bir grup eski RP'li siyasetçi ve bir gençlik örgütü (MGV) yöneticileri için 'idam' cezası talep ettiler. Program en geniş anlamda bir fikir özgürlüğünü kabul eder ve idam cezasının kaldırılacağı vaadinde bulunurken, DGM'den yükselen ses, "Buna inanma" diye haykırıyor. Üniversite kapatmayı öngören bir kararla, YÖK de, önceki gün, "AB bize göre değil" mesajını bütün dünyaya duyuruverdi. 'Deprem' konulu yayınları sebebiyle Yeni Asya yazarları ikişer yıl hapis cezasına mahkum edildiler; aynı karar sonucu, gazete de, faaliyetini üç ay tatil edecek...

Bu görüntü, Türkiye'nin AB üyeliğini ciddiye almadığını, etkin bazı çevrelerin de süreci baltalama çabasına girdiklerini açığa vuruyor. İkisi de kötü. İşin tehlikesi, çelişkinin, dibe vuran ekonomiyi ıslah etmek üzere yeni bir tedbirler paketi üzerinde çalışıldığı bir döneme rastlaması yüzünden daha da artıyor. Özgürlük alanını genişletmeyen bir ülkede siyasi sistemi elden geçirip soygunları önleyecek bir altyapı oluşturmak mümkün değil. Ekonomiyi düze çıkartma iddiasıyla gece-gündüz mesai verenler boşa kürek çekiyorlar...

Karşı karşıya bulunduğumuz durumun AB ile ilişkilerin hükümetteki sahibi Mesut Yılmaz'ın kişiliğiyle de ilişkisi var elbette. Hükümetin üçüncü ortağı ANAP'ın lideri kamuoyunu derinden etkileyen yolsuzluk iddiaları konusunda fazla duyarlı davranmadı; kendisini ve partili bakanları ilgilendiren vahim iddiaları duymazdan geliyor. Onun sorumluluk alanına giren AB ile ilişkiler de, sırf bu sebeple, kamuoyu tarafından ciddiye alınmıyor.

Siyaset kadrosu, topu sürekli taca atarak, işleri iyice içinden çıkılmaz hale sokuyor. Oysa, Türkiye, hak ve özgürlüklerin alanını genişletmiş, daha demokratik ve hukukun üstünlüğünü temel değer kabul eden bir ülkeye dönüşmezse, ekonomide beklenen iyileşmeyi gerçekleştirmek bir hayaldir...

Kemal Derviş'in, kamuoyunu ve yabancı muhataplarını iknaya kalkışmadan önce, bu basit gerçeği bakan arkadaşlarına anlatması şart..


20 Mart 2001
Salı
 
FEHMİ KORU


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED