|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Bir cumartesi günüydü. Ekim 28. Bundan beş ay önce... İstanbul'a dönmek üzere Zürih havaalanına doğru yola çıkmıştım ki, telefonum çaldı. Etibank'a el konulduğunu o an öğrendim. Bu gelişmenin benim hayatıma getireceği sonuçları o an kestirememiştim ama artık hiçbirşeyin eskisi gibi olamayacağını sezinlemiştim... Aradan yarım yıla yakın bir süre geçti. Bir Cuma günü akşamüstüne doğru, yine İstanbul'a dönmek amacıyla New York'un JFK havaalanına gidiyordum. Telefonum çaldı. Dinç Bilgin ve oğlunun, gözaltına alındığından haberim oldu. Gerçi istikamet yine İstanbul'du ama bu kez sadece mesafe olarak değil, "durum"dan "ruhen" çok uzaklarda olduğumu hissettim. Dinç Bilgin'in gözaltına alınmış olmasının, hayatıma getireceği hiçbir sonuç kalmamıştı. Aradan geçen sürede olan olmuştu. Gazetem Sabah, iki yıl önce "Andıç"a, bir başka deyimle bana ve başka bazı insanlara yönelik, sonuçta Akın Birdal'ın vücuduna saplanan onüç kurşuna yol açan bir "pis komplo"ya aracılık etmişti. Gazete yöneticilerinin benimle ilgili iftiraya inanmadıklarını biliyordum ve bunu görmüştüm. Ama yine de böyle bir "ahlaksızlığa" aracılık yapmaya "mecbur kalmış" olmaları bile, içimden birşeyleri, galiba geri gelemeyecek biçimde koparıp götürmüştü. Sabah ile -yani Etibank yönetimiyle- aramızda kaybolan eski yakınlık ve sıcaklık, benim, 1999 Nisan'ı ile 2000 Ağustos'u arasında Amerika'da "gözden ve gönülden ırak" geçirdiğim süre zarfında daha da uzaklaştı. Döndükten sonra da arayı kapatamadık. Zaten benim döndüğüm sıralar, meğerse Etibank'a el konulmasını önlemek amacıyla gösterilen büyük gayretlere denk gelmiş. Gazete yöneticileri, neredeyse haftanın yedi gününün beşini Ankara'da ve bizlere yansıdığı kadarıyla Hüsamettin Özkan'ın yanında geçiriyorlardı. Arada bir, "durumun çözümlenmek üzere" olduğunu, "bu da atlatılırsa, rahatlanacağını" işitiyorduk. Hükümet ile Etibank'dan ötürü girilen "ensest" ilişki, kanun hükmündeki kararname krizi sırasında Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e her türlü belden aşağı vurmayı mübah kılan bir kampanyaya dönüşmüştü. Gazete politikasının yüzseksen derece zıddı yazılar yazanlardan biri bendim. Etibank/Sabah'ın "çıkarları" ile benim tavrım bir türlü bağdaşamıyordu... Etibank'a el konulan dönem ile "Andıç"ın ortaya çıktığı ve "Andıççılar"ın rezil rüsva olduğu dönem üstüste gelmiş, çakışmıştı. Benim açımdan, bir yönüyle bakıldığında "talihsiz", bir başka yönden bakıldığında hayli "talihli" bir dönem... Sabah'ın yazarlarının üzerine "kamusal" ve "mesleki" pertavsızlar, hatta teleskoplar doğrultulmuştu. Bakalım, Etibank konusunda ne yazacaklardı? Bu konuda hiçbirşey yazmasam, bu konuya hiç değinmesem, bunun garipsenmeyeceğini biliyordum. "Kamuoyu"nun, beni, gerek ilgi alanlarım, gerek yazı tarzım ve gerekse Sabah grubundaki -herkesin farkında olduğu- "iğreti" konumum nedeniyle -bu konuda hiç kalem oynatmazsam da- esirgeyeceğinin farkındaydım. Yine de, bu konuya hiç değinmesem, kendimle "barışık" kalamayacağımı sezdim. Tek bir yazıyla tavrımı ilan etmek istedim. 31 Ekim 2000 Salı günü "Non Mea Culpa" başlıklı, "mazerete sığınmak" tavrını benimsemeyeceğimi ihsas eden bir yazı yazdım. Etibank sahipleri ve yöneticilerinden ziyade, bankalar sisteminin bu hale sokulmasının "siyasi sorumluları" ve buna yol açan "siyasi irade" üzerinde durdum. Bugün de kanaatim bu yöndedir. Ne var ki, gazete yönetiminin benden ve benim gibilerden beklediği, bazılarının yaptığı gibi "Banka satın alınması yanlıştı. Şimdi yanlıştan geri dönüldü. Artık bundan sonra eskisi gibi çok iyi gazetecilik yapılacak" gibilerinden saçma sapan laflarla bezenmiş "patrona dayanışma mektupları" göndermekti. "Non Mea Kulpa" yazısı, Etibank/Sabah yönetimi tarafından "affedilmez" bulundu. O günlerin hengamesinde dış politika konusunda bir yazım daha yayımlanabildi; ardından, doğrudan hedefi olduğum "Andıç" konusundaki yazım sansürlendi. Sansürlenmekle kalmadı, Etibank/Sabah yönetiminin dayanaksız bir iftirası ile Silahlı Kuvvetler'e jurnallendim. Gerçi, Silahlı Kuvvetler, Etibank/Sabah iftirasına itibar etmedi ama gazete ile aramdaki ipler koptu. İşimi kaybettim. "Talihsiz" bir durum. İşlerin bugün geldiği noktaya bakıldığında ise, orada bulunmuyor olmam az buz bir "talih" değil. "Gözaltı" gibi "dramatik" bir gelişmede insanın gözünün önünden, ister istemez, yaklaşık son 10 yılını verdiği, acı-tatlı nice anı biriktirdiği eski işyerine, oradaki yakın çalışma arkadaşlarına ve bu arada elbette Dinç Bilgin'e ilişkin bir "film şeridi" geçer. Hafıza harekete geçer, geçmişe taşınır. Bende öyle olmadı. İçimde şaşırtıcı bir kayıtsızlık duygusu, uçağa bindim ve The New York Times gazetesini okumaya koyuldum. Uzun uçuşta, yanıma aldığım Irak'ın yakın tarihi ve Ortadoğu Barış Süreci'nin "tarihi perde arkası"na ilişkin iki kitaba daldım. Kendi yakın tarihimin "perde gerisi"ne zihnimde bir yolculuğa çıkamadım. Buna isteksiz olduğumdan değil, yolculuk boyunca Dinç Bilgin'in gözaltına alındığını unutmuştum bile. İstanbul'a indiğimde, telefonuma heyecanlı mesajlar bırakılmıştı. Onları dinleyince, Dinç Bilgin'in gözaltında bulunduğunu tekrar hatırlamış oldum. Sonra yine unuttum. "İntikamcı" bir karakter sahibi olmamam iyi bir şey. 2000 Ekim sonunda "mea culpa" yazısı yazmamıştık. 2001 Mart sonunda "post-mortem" yazısı yazabiliriz...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |