T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Şapkamızı öne koyup düşünelim

Acaba, Türkiye, hiç değilse görünüşte özgürlükçülüğü değil de kendini dışa kapatmayı seçse ve bunun gereklerini yerine getirseydi bugün nasıl bir ülke olurdu? Şimdi öyle bir ülke haline gelmesi mümkün mü?

Bu soruyu boşlukta soruyor değilim; Türkiye'de bazı çevreler, belli ki, 'özgürlük' düşüncesinden fazlaca rahatsızlar, insanlarımızın sağduyusuna hiç güvenmiyorlar, 'vesayetçi' bir yaklaşımla akıl almaz yasakçı uygulamaları gündeme dayatmada hiçbir mahzur görmüyorlar. Üniversite kapatma girişiminin, 'dinci' sıfatı yakıştırılan gazetelere 'resmi ilân' vermeme niyetinin, 'yeşil' diye adlandırılan halk sermayesi kuruluşlarına darbe vurma hazırlığının, 'tek tip kıyafet' uygulamasını onaylamanın, Türkiye'yi çağdaş dünyaya kapatmayı düşünmekten başka bir anlamı yoktur...

Enver Hoca'nın Arnavutluk'u dünyanın tanık olduğu en ciddi 'kendini kapama' denemesiydi. İktidarı eline geçiren Hoca, "Bizim bizden başka dostumuz yoktur" felsefesini halka zorla benimsetmiş ve çok uzun yıllar ülkesinin kapılarını dünyaya kapatmıştı. Sadece 'kapitalist' Batı'ya değil, ideolojik akrabası 'komünist' Doğu'ya da... Ülkenin dört bir yanına inşa ettirdiği yüzbinlerce barınakta gece-gündüz nöbet tutan askerler, işgalci güçlerin gelmesini beklediler yıllarca. İçeride 'bir lokma bir hırka' ekonomisi uygulandı; camiler kapatıldı, başkent Tiran'daki görkemli Ethem Paşa Camii 'Dinsizlik Müzesi' haline getirildi.

Arnavutluk, Enver Hoca dönemindeki uygulamalarıyla, kendi içine kapanan ve bunun gereklerini en akıl almaz boyutlarda yerine getiren bir modeldi. İlk kez 1993 yılında yolum Tiran'a düştüğünde, 'yabancı' uğramayan ülkede, değişik bölgelerden başkente gelecek 'yoldaşlar' için inşa edilmiş bir misafirhane dışında otel bulunmadığını görmüştüm. Sokaklar, özel otomobile izin verilmediğinden, doğal olarak tenhaydı; bir kaç resmi araç ise 1930'ların teknolojisiyle çalışıyordu. Tek tük dükkânlarda temel ihtiyaç maddeleri dışında hemen hiçbir şey bulunmuyordu. En dikkat çeken bina, 'sosyalist gerçekçilik' örneklerinin sergilendiği konser salonuydu.

Türkiye Cumhuriyeti, Sovyetler Birliği ile aynı dönemde kurulmasına ve o günlerin moda fikirleri de 'içe kapalı' yapılanmayı zorlamasına rağmen, başka bir örneğe doğru evrilmeyi tercih etti. Hem de, başını Batılı büyük güçlerin çektiği 'sömürgeleştirme' müdahalesine karşı verilen muazzam bir Kurtuluş Savaşı sonrasında kurulduğu halde... İsmet İnönü, cumhurbaşkanlığı sırasında, bir süre, 'tecritçi' görüşlerle flört etti, ancak o da, İkinci Dünya Savaşı sonrasında saflar yeniden ayrışırken, ülkeyi 'özgürlükçü' cephede konuşlandırdı. Tek parti yönetimine son verilmesi, DP iktidarı tarafından halka sıcak gelecek adımların atılması o tercihin sonucudur. İmam Hatip Okulları'nı ilk açan CHP iktidarıdır; DP tarafından devrilmeseydi, hiç kuşkunuz olmasın, Arapça ezan zorlaması, CHP eliyle, sona erecekti. 'Özgürlükçü' olduğunuzda 'inançlar' konusunda da hasis davranamazsınız çünkü...

Türkiye, daha Osmanlı döneminde "İrtica geliyor" sloganını 'siyasi program' haline getirmiş kadroların etkisinde bulunduğu için 'inanç özgürlüğü' konusunda yeterince cömert davranamıyor, o yüzden özgürlükleri öteki alanlarda da bütünüyle uygulayamıyor. Bugün hâlâ 'fikir suçu' kavramıyla boğuşuyor ve ekonomide devletin payını azaltmaktan söz ediyorsak, bunun sebebini, 'inanç alanı' ile ilgili tereddütlerde aramak gerekiyor. Özgürlükçü ülkelerin deneyimlerinden biliyoruz: Özgürlük her alanda uygulanamadığında onun getirilerinden bütünüyle yararlanılamıyor. 'Din ve vicdan özgürlüğü' insanların ekonomik faaliyetlere canla başla katılmaları için en büyük teşvik unsuru; fikirlerini serbestçe ifade edemeyen toplumların 'gelişmişlik ligi'nde de bir yeri bulunmuyor.

Şu sıralarda, hemen herkes, bu arada ülkenin geleceğini etkileyebilecek güçlü odaklar, Türkiye'nin geleceğiyle ilgili tavır belirliyorlar. Krizlerde bu doğal bir tepki. Böyle ortamlarda akla gelen en kolay çözüm ise, geçmiş deneylerden biliyoruz, Türkiye'yi içe kapanmayla sonuçlanacak bir sürece sokmak olabiliyor. Oysa, bugün acısını çektiğimiz hemen her sorun, Türkiye'nin dönemsel olarak sokulduğu 'içine kapanma' yanlışlıklarının sonucu değil mi?

Bir yandan "Halkımız demokrasiye sahip çıkıyor" deyip öbür yandan halkın taleplerine karşı politikalar uygulanmasını savunmaktan bir kurtulabilsek, işte o zaman, Türkiye'yi kimse tutamayacak...


1 Nisan 2001
Pazar
 
FEHMİ KORU


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED