|
|
|
|
Devletler mali durumlarını kendi halklarından saklamayı becerebilseler bile, Dünya Devleti'nin başkentindeki efendilerinden gizleyemiyorlar. Avrupa Birliği'ne üye küçük bir devletin son derece tecrübeli bir diplomatıyla sohbet ediyoruz. Söz dönüp dolaşıp ekonomik krize geliyor. Genç bir arkadaş, Batılılar'ın Türkiye'ye mali destek konusunda niçin bu denli sert veya cimri davrandıklarını soruyor. Diplomatın cevabı kısa ve net oluyor: "Çünkü bankacılık sektörünüzdeki açığın öyle 25 milyar dolar filan olduğuna kimse inanmıyor. Gerçek rakam bunun çok, çook üzerindedir!" Avrupalı diplomatı dinlerken 97 Doğu Asya krizini hatırlıyorum. Güney Kore'nin ünlü Daewoo grubunun borçlarının önce 20 milyar dolar civarında olduğu söyleniyor, sonra bu rakam 50 milyar dolara çıkıyor; biraz daha araştırıldığında gerçek borcun tam 73 milyar dolar olduğu anlaşılıyordu. (Grubun 96 cirosu 60 milyar dolardı!) Başka bir ülkenin Merkez Bankası rezervlerinin 48 milyar dolar olduğu söyleniyor, araştırma sonucunda gerçek rakamın sadece 750 milyon dolar olduğu ortaya çıkıyordu. Öyle anlaşılıyor ki devletler mali durumlarını kendi halklarından saklamayı becerebilseler bile, Dünya Devleti'nin başkentindeki efendilerinden gizleyemiyorlar. (Devletten kasdım bir ülkenin siyasi, askeri ve ekonomik seçkinlerinden oluşan bir İktidar Grubu'dur. Seçkinlikten kasdım ise zihinsel/kültürel yetkinlikten çok, karşılıklı dayanışma yoluyla halka karşı elde edilen güçtür. Bu güç hakiki seçkinlikle örtüşmediği zaman, devletin zeval saati yaklaşmıştır!) Dört yıl önceki Doğu Asya krizinin en önemli sonuçlarından biri, yıllar boyu binbir emekle kurulan sanayi işletmelerinin kelepir fiyatlarla Batılı işletmeler tarafından satın alınmasıydı. 1996 yılında 1 milyar doların üzerinde değer biçilen işletmeler, krizden sonra 80 milyon dolara satılır oldu. Türkiye'de de durum farklı olmayacaktır. Bir süre önce 40 milyar dolar denen Telecom bugün 5 milyar dolara satılamıyor.
ABD ve Avrupa Derviş'e niye itibar etmedi?
Kemal Derviş'in gerek ABD, gerek Avrupa başkentlerinde pek itibar görmemesi, örneğin Şubat krizinde açık parmağı olduğu söylenen Deutschebank başkanı ile kolayca görüşememesi iki şekilde yorumlanabilir: 1. Batılılar diyor ki, krizinizin dibi henüz ortaya çıkmadı. Daha ne kadar devalüasyon yapacağınız belli değil. Özel ve kamu bankalarınızın gerçek açıkları ne kadar? Bütün bunları net olarak bilmeden size destek veremeyiz; verirsek heba olur. 2. Özelleştirilecek kamu bankaları ve şirketlerini çok hesaplı fiyatlarla satın alabilmemiz için bundan iyi fırsat olmaz. Birçok özel şirkete de yine uygun fiyatlarla ortak olabiliriz. Krizin makul şekilde uzaması bizim lehimizedir. Niçin hemen yardım edip yolunacak kazı kaçıralım?
AB, Türkiye ile masaya oturmaz
Bugünlerin en önemli küresel düzenlemelerinden biri G-20 adı verilen yeni bir uluslararası oluşumdur. Bildiğimiz G-8'e (ABD, Japonya, Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya, Kanada, Rusya) ilave olarak Brezilya, Arjantin, Hindistan, Endonezya, Türkiye ve Mısır gibi 12 ülkenin maliye bakanları arasında sürekli tekrarlanacak bir zirve buluşması gerçekleştiriliyor. Bu ülkeler dünya sisteminde "yarıçevre" diyebileceğimiz bölgesel güçlerdir. Hatırı sayılır bir nüfusları vardır, milli gelirleri 100 ila 500 milyar dolar arasında değişmektedir. Dikkat edilirse, G-8'de olduğu gibi bu ülkelerin devlet başkanları, hatta dışişleri bakanları arasında bir diyalog aranmamaktadır. Toplantıya çağrılanlar maliye bakanlarıdır. Yani bu ülkelere yeni dünya düzeninin siyaseti üzerinde söz hakkı verilmiyor, sadece maliyelerine çeki düzen vermeleri; birbirlerine ve sisteme yük teşkil edecek tasarruflardan kaçınmaları isteniyor. Böyle bir uğrakta meydana gelen ulusal ekonomik krizlerin, G20'de yer alacak bölge güçlerinin merkeze karşı pazarlık güçlerini azaltacağından, merkez tarafından derin bir memnuniyetle karşılandığı bile söylenebilir. Sözünü ettiği diplomatın tahminine göre, Güney Kıbrıs (onun tabiriyle Kıbrıs Cumhuriyeti) 2002 yılında mutlaka AB bünyesine dahil edilmiş olacaktır. Peki Türkiye? Açıkça dile getirmediği, ama zımnen söylediği şuydu: Kıbrıs'tan askerinizi ve Anadolu Türkleri'ni çekmeden AB sizinle görüşme masasına bile oturmaz. Görüşür gibi yapar, siz de öyle davranırsınız, tıpkı sözümona 'Ulusal Program'da olduğu gibi. Avrupa Birliği'nin patronunun Almanya olduğunu, Fransa'nın ağırlığını koymaya çalışsa da bu gerçeğin değiştirilemeyeceğini söyleyen diplomat, Türkiye'nin AB ile ABD arasındaki belirsiz ve emniyetsiz ittifak ilişkilerine de dolaylı göndermede bulunuyordu. Bunları haftaya konuşalım.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
|
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © ALL RIGHTS RESERVED |