|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Toplumsal karakter, kişisel karakter gibi çeşitli olayların etkisinde kalarak değişime uğrayabilir. Toplumsal karakterin değişimi ise, sosyal sistemi ayakta tutan değerler ve kurumların sarsıldığı ve belirsiz hale geldiği zamanlarda sözkonusu olur. Toplumun, yaşadığı hayata bir açıklama getirebilmesi; inandığı dünya görüşü ve değerler vasıtasıyla olur. İnanılan değerler ile yaşanan hayatın meselelerine cevap verilebiliyorsa, o inanç; hayatın bir parçası haline gelmiştir. Eğer bu inanç, birilerinin empozesi veya sıradan bir alışkanlık şeklinde ortaya çıkmış ise, onun etkinliği ve geçerliliği olmayacaktır. Bu bakımdan inanılan değerler, birer hayat formülü haline geldiğinde; değerlerin kurumsallaştığı ve topluma hakim olduğu görülür. Aslında bu durum, değerlerin ve inançların tabii ve kaçınılmaz bir sonudur. İster iyi hedefli ister kötü hedefli olsun; toplumca benimsenen değerler, kendi kurumlarını oluştururlar. Kurumlar, kendilerini oluşturan ve varlık sebebi olan değerlerin, aynı zamanda bekçisi olurlar. Onların varlıklarının muhafazası ve gelişmesi için çalışırlar. Mesela; eğitimde ahlaki değerlerin hakimiyeti; ekonomik faaliyette faizin temel bir faktör olarak görülmesi gibi değerler; kendi inanç ve pratiklerine ait kurumları, zaman içerisinde oluşturmak durumundadırlar. Toplumsal karakter; çeşitli zıt anlayış ve etkiler altında kalabilir. Ama, kurumlaşmış ve kendine göre bir felsefi temel oluşturmuş ise, bu etkilere karşı dayanabilir ve kendi varlığını sürdürebilir. Düşünce ve inançların kurumlaşması, onların belirli bir birikim ve tecrübeye ulaşmış olduklarını gösterir. Bu yüzden onlar, güçlü olarak hayatta kalabilir ve başka medeniyetlerin kurum ve değerlerine karşı mücadelelerini verebilirler. Bir toplumda tabii olarak gelişen değerler, ancak, toplumlara yönelik zorlayıcı güç ve baskılarla yıkılabilirler. Bunun arkasından, kurumlaşmış yabancı değerler, yayılma ve kabul görme imkanını bulabilir. Türk toplumu, Tanzimattan bu yana, toplumsal karakterini muhafaza konusunda, çeşitli güç ve zorlamalar karşısında kalmış enteresan bir ülkedir. Osmanlı sistemi, uzun ve tecrübeli bir medeniyet içerisinde, farklı ve köklü temeller üzerinde kurumlaşmış bir sistemdi. Onun batılı bir sistem haline dönüşmesi, kendi kurumlarıyla mümkün olamazdı. Bu yüzden toplum, farklı değerlerle biçimlenmiş kurumlar yardımıyla değiştirmeye çalışıldı. Bunun bir diğer manası, toplumun ruh bağlarını, alışkanlıklarını ve mantalitesini değiştirmek ve böylece sosyal yapının bir önceki karakterini farklılaştırmaktı. İşte bu zor operasyon, uzun ve sistemli çalışmalarla yürütülerek, bugünkü batılılaşmış toplum elde edildi. Bugün mevcut yapının toplumsal karakterini, bu yüzden tarif etmek oldukça zor. Toplumsal değerleri, alınan kurumlarla besleyemiyen ve geliştiremiyen bu yönetim; ahlak, sanat, estekik, fikir ve organizasyon alanında hiçbir ciddi üretimler yapamıyacak bir duruma düşmüştür. Toplumsal değiştirme ve dönüştürme ameliyesi, halktan kopuk ve halka rağmen olduğu için de, halkın şimdiye kadar gerçekleştirilmiş toplumsal yapılanmalara hiçbir katkısı olmadı. Tek kelime ile başarı ve başarısızlık, tamamen batıcı elitlerin omuzunda bulunmaktadır. Normal bir kültür ortamında oluşmayan kurumlar, batılı manada bir insan tipini de hazırlayamazdı. Çünkü sosyal hayat, resmi olmayan yönüyle İslami-geleneksel değerlerin kontrolü altındaydı. Bu yüzden; sistemi batılı, fakat ruh ve karakteri yerli garip bir toplum modeli, ülkemizin sosyal karakterini belirlemişti. Batılılaşma tarihimizden günümüze baktığımızda, ne ekonomik, ne sosyal ve ne de siyasi hiçbir ilerleme gösterebilmiş değiliz. Toplumsal hareketliliğin getirdiği mevzi ilerlemeleri ve teknolojinin desteği ile, endüstriyel sistem, haberleşme ve otomasyon alanındaki büyük başarı sayılmayacak gelişmeleri bir kenara bırakırsak; iç bütünleşme, dinamizm, istikrar, dış itibar, etkinlik ve yayılma alanlarında en zayıf ülkelerinden biri haline gelmiş durumdayız. Devlet adamı olarak karşımıza çıkanlar, toplumsal kimlik ve güç ile irtibatsız; ya bir yabancı devletin desteğine veya bazı fiili güçlere dayanmak suretiyle toplum üzerinde hüküm süren ve yasaklı bir yönetim anlayışı ile ülkeyi bugüne getirmekten öteye bir iş yapamamışlardır. Toplumun öz değerleri ve insan potansiyeli ile barışmamış yabancı aydınlar, hala insanımızı itekleyerek, zorlayarak ve tehdit ederek yönetmeye çalışmaktadırlar. Ama geldikleri nokta, iflas'tır.. Bu felaketten çıkış, öz insan kaynağımıza ve onu bugünlere kadar yaşatan ve yücelten değerlere dönüştür. Halkın içine girmek, onunla istişareli ve onun desteğini alarak zorlukların karşısına çıkmak, yegane şansımızdır. Reçetelerimiz, metodlarımız bazı üniversal bilgilere dayansa da; yerli ve geleneksel olmak zorundadır. Halktan korkarak, halkı aldatarak bugünlere gelen yabancı ve seçkinci zihniyet, artık ellerini halkın düşüncesinden, ruhundan ve cebinden çekmelidir. Bu dileğimiz, ancak halkın kendine güvenmesi, kendi değerlerine inanması ve kendinden olan insanları yönetime getirebilmesi gerçekleşebilir.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |