T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Kriz ya da Komplo, İç veya Dış (1)

Türkiye'de son yıllarda hemen her tartışmanın temelinde yerleşik "iki ana çizgi" var. Konulara yaklaşımda, sorunları teşhiste ve çözüm yollarında, bu "iki ana çizgi" haliyle "iki farklı eğilim" olarak yansıyorlar. Bu noktada, sağ-sol; İslamcı-laik vs. türünden bilinen ayrılıklar fazla anlam taşımıyorlar. Her iki çizgiden birine eğilim, hemen her kesimde söz konusu. İki çizgiden birine mensubiyet, "yatay" kesiyor...

Kabaca ifade etmek gerekirse; Türkiye'nin yüzyüze bulunduğu sıkıntıları, "içteki yapısal özellikler"e bağlama eğilimi ile Türkiye'nin başındaki belayı "dışta aramak" arasındaki "iki ana çizgi"den söz edilebilir. Elbette, bugünün dünyasında herhangi bir şeyin tümüyle "iç" ya da "dış" olabilmesi mümkün değil ve içiçe geçişler söz konusu ama asıl vurgu nereye yapılacaktır?

"Dünyalı" olmayı hedefleyen, ve "uluslararası sistem"de Türkiye'ye esaslı bir yer arayanlar, ülkenin yüzyüze bulunduğu sorunlara "içerde mevcut yapısal sorunlar" teşhisini koyuyorlar. Türkiye'nin kapsamlı ve ciddi bir "değişim" ve "dönüşüm" geçirmesinin gereğine işaret ediyorlar.

İkinci grup, "aynaya bakmaktan fazla hoşlanmayan" diğer eğilim ise, işaret parmaklarını "dış"a çevirenler. Olan-bitene akıl erdiremeyince ve tahlil yeteneğini de çalıştırmayınca, "komplo teorileri"nin cazibesi de artıyor. Doğruluğu asla sınanamayacak, tümüyle akıl yürütme yoluyla ve zayıf verilerden yola çıkan "komplo teorileri" bunlara başvuranlara bir "mazhariyet" sağlıyor ve "tahlil zaafı"nı da bir güzel örtüyor.

Bu, gerçekten çok rahatlatıcı. Bir kere herhangi bir "sorumluluk"tan kolayca sıyrılıyorsunuz; netice itibarıyla "sorumlular" ne de olsa "dışarıda"lar... Rahatlatıcı çünkü, "yaptırım"ı da yok. Adresi belli olmayan ya da "Amerika" veya "Batı" gibi soyutlamalarla iyice bulanıklaşan adreslerde kime ne yapabileceksiniz ki? Ama "dış düşman", ister istemez, bir başka "yaptırım"ı devreye sokuyor. "Dışa kapanarak" ve "içinize dönerek" belayı savuşturma yöntemini uyguluyorsunuz.

Son "kriz"e yönelik olarak, bu "eğilim"in göstergelerine bir bakın:

1. Türkiye, bir "uluslararası komplo" ile karşı karşıyadır;

2. Sorumluların başında IMF (ve tabii Amerika) bulunmaktadır. Dolayısıyla, IMF mühürlü herhangi bir angajmana girilmemelidir. "Dış güçler"in niyeti, "reform yasaları" adı altında, Türkiye'nin stratejik sektörleri dahil, mal varlığını ölmüş eşek fiyatına kapatmaktır. Devalüasyonun anlamı aslında budur.

3. Kemal Derviş, işte bu "uluslararası komplo"yu Amerika adına yerine getirmek için getirtilmiş, "uluslararası sermaye"nin veya "küreselleşme"nin "komiseri"dir.

Bu zırva manzumesini savunanlar arasında ağzı ekonomik terminolojiyle laf yapanlar ve dünyadaki gelişmeleri izleyenler, "IMF'ye yüz vermeyen" ve Türkiye'ye örnek teşkil etmesi gereken üç ülke sayıyorlar: Rusya, Özbekistan ve Malezya. Özellikle sonuncusu üzerinde duruluyor.

Bu "eğilim"in sahipleri, nedense, Türkiye'nin 2000 yılının başından beri "AB aday üyesi" olduğunu unutuyorlar. Ölüm yıldönümü nedeniyle son günlerde yeniden hatırlanan ve hatta "içlerinden geldiği"ne inandıkları için belirli bir "sempati" duydukları Turgut Özal'ın tüm pratiğinin, bu savunduklarıyla 180 derece zıt olduğunu akıllarına bile getirmiyorlar.

Örneklere bakın; Sosyalist sistemin tasfiyesini ve özelleştirmeyi yüzüne gözüne bulaştıran, bir "mafya devleti ve ekonomisi" haline dönüşen Rusya. Türk cumhuriyetleri arasında en "Stalinist" totaliter rejime sahip, İslami hareketi inim inim inleten, laik-demokratik muhalefeti zındanlarda çürüten Özbekistan ve Japon sermayesinin cirit attığı, Japon-Amerikan rekabetinde ilkine meyleden ama bunu yaparken, ülkede amansız bir baskı rejimi kuran, rejimin onca yıl iki numaralı adamı olan Enver İbrahim'i ahlak dışı suçlamalarla mahkum ettirten bir "andıçlar rejimi" Malezya.

Bu örnekleri görünce, aklı yerinde her Türk, "Teşekkür ederim. Ben almayayım" diyecektir.

Türkiye'deki bu "kriz"in "ekonomik sebepleri" olarak pek az kimsenin itiraz edebileceği üç unsur sayılmıştı:

1. Kamu sektöründe, tarımda sübvansiyondan kamu bankalarının görev zararlarına uzanan "popülist" politikalardan doğan iç borçlanma; ve bankalar sistemindeki çöküntü;

2. Bu yukardaki hususla yakından irtibatlı olan ve ancak aşırı devletçi ya da kapalı ekonomilerde raslanabilecek türden yolsuzluklar;

3. Askeri harcamalar. Ki, bu da şeffaf ve sivil yönetimin egemen olacağı bir hukuk devletinde denetim dışı olamaz ve bugünkü boyutlarına erişmezdi.

Kemal Derviş, geçen hafta açıkladığı "program"ın ruhunu "ucuz popülizme ve kısa vadeli politikalara son" diye açıklamıştı. The Economist Intelligence Unit'in son değerlendirmesine göre ise, "Yeni plan, özellikle başta bankacılık sektörünü mahveden yolsuzluğun temizlenmesi, Türkiye'de çok daha derin yapısal değişiklikler gerçekleştirilmeden uygulanamaz." Kemal Derviş de, "yolsuzluklar"a ilişkin fazla bir "duyarlılık" göremiyorum. Nedenini tahmin edebiliyorum. Hangi dosyaya baksa, "yolsuzluk"un hükümetin ta tepesine ulaştığını görüyor olmalı.

Ama besbelli, "dış dünya" duyarlı. "Program"ın başarısı için gelecek para açısından kendisine bel bağlanan "dış dünya"... Bu bakımdan, Cavit Çağlar'ın New York'ta tutuklanması, Demirel soyadının ve Dinç Bilgin'in hapiste bulunması, size ilginç gelmiyor mu?

Ne dersiniz; bir "uluslararası komplo" ile karşı karşıya mıyız?


20 Nisan 2001
Cuma
 
CENGİZ ÇANDAR


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED