|
|
|
|
Bay Derviş bu haliyle Elazığlı Ahmet Bey'in ustalarına benzemekte, onarmak zorunda kalacağımız bir iş için "merak etmeyin, gider!" demektedir. Hayır beyim, gider diyen kendi gider! Halil İbrahim'i tanımazsınız. Kim olduğunu merak bile etmezsiniz. O da sizi tanımaz ve merak etmez. Kendi halinde bir eczacıdır. Hapçılığa dayalı bir eczacılığı benimsememiş olmalı ki, mesleği bırakmış. Nasıl mı geçiniyor? Küçük küçük, avuç içini doldurmaz kumaş parçacıklarından büyük bir saray kurmaya çalışarak. Düşü budur: Dünyanın en büyük etiketçisi olmak! Bu arzusunun kaynağı kendi hırsı olamaz. Olsa olsa Ramazan'dan kapmıştır. Onunla kebapçılara gide gele ihtiras rüzgarlarına kapılmış olabilir. (Tercihleri Beyti ile Develi'dir çoğu kez. Arada bir benle Doktor Cezmi'yi de çağırdıkları olur. Hesabı ödeyecekse Münif Hoca'yı da çağırırlar.) Son derece ince ruhlu olan H. İbrahim, sadece dünyanın en büyük etiketçisi olmak istememekte, bunu dünyanın en kaliteli ve farklı etiketlerini imal ederek gerçekleştirmek istemektedir. Dünyanın en büyük giyim markaları, etiketlerini sadece ondan alacaklarmış! H. İbrahim'i bu düşe meylettiren sadece bugüne kadarki başarısı değil, Elazığlı Ahmet Bey'den kaptığı "Geder deyen kendi geder!" ilkesidir. Ahmet Bey'in büyükçe bir fason atölyesi vardır ve girişine bu sözleri içeren büyükçe bir pankart astırmıştır. Gerekçesini şöyle açıklıyor: "Bıktım şu ustalardan. Bir iş alıyoruz, pantolon yahut gömlek; adamlar bütün spesifikasyonlarını vermişler. Ona göre dikeceğiz. Bakıyorum ustanın biri cebi yanlış yere dikiyor, müdahale ediyorum, kızıyor. 'Geder, Ahmet Bey, geder!' diyor. Tabii iş getmiyor, bize geri geliyor, ya söküp yeniden dikiyoruz, ya maliyetini ödüyoruz. Bıktım artık. Bundan böyle, geder deyen kendi geder!"
DERVİŞ, TÜSİAD'A UYGUN BİR PROGRAM HAZIRLAMIŞ
Nedense Kemal Derviş'in programını okurken böyle şeyler yazmak geldi aklıma. Niçin? Program'ın birinci maddesi, içine girilen darboğazın temel sebebinin "sürdürülemez iç borç dinamiği" olduğunu belirtiyor. Bu iç borç dinamiğinin sürdürülemez olduğunu on yıldır söyleyip yazmaktan dilimizde tüy bitti, ama ne devlete, ne adı büyük kendi küçük sermaye sınıfına anlatamadık. Programda sayfalar dolusu laf ediliyor, ama bu dinamiğin büyük sermayenin kısırlığından, verimsizliğinden kaynaklandığı; dolayısıyla tekrar çalışmaya başlamaması için bu verimsizliğe son verecek bir atılım gerektiği üzerinde hiç durulmuyor. Tek suçlu gösteriliyor: Devlet. Devlete yönelik suçlamaların onda birini biz yapsak adımız devlet düşmanına çıkar. Derviş, Tüsiad'a uygun bir program hazırlamış. Aslında büyük sermaye yeni dönemde de küresel rekabete hazır olmayacağının işaretlerini veriyor. İkinci bir kurtarma operasyonu talep ediyor. Hafta içinde Hürriyet gazetesi hesaplamış: Son on yılda devlet tam 195 milyar doları heba etmiş. Bunun yarıdan fazlası 'ödenmesi zorunlu olmayan' yüksek reel faizlerden oluşuyor. Yeni dönemde devlet birçok alanda tasarruf yapmalı ki, yeni kurtarma operasyonu için kaynak meydana getirilmiş olsun. Büyük sermaye bu zihniyeti, bu kafayı değiştirmedikçe; devlet de kendini bu zümrenin mülkü olarak gördükçe daha büyük krizlere hazır olalım.
SONY'NİN SATIŞ BAŞARISI
Hikayemize geri dönelim. H. İbrahim, boyuna posuna bakmadan, dünyanın en ilginç etiketlerini yapmak; küresel pazarın en vazgeçilmez etiketçisi olmak istiyor. Ankara'ya hiç gitmiyor, hiçbir partiyi tutmuyor. (Bir de Fener'i bırakıp Cimbom'a gelse tam anlaşacağız, ama neyse!) Bilgisinin ve bileğinin gücüyle yükselmek istiyor. Tıpkı Sony'nin kurucusu Akio Morita gibi. Ortağı Ibuka ile beraber, İkinci Dünya Savaşı sonrasında "büyük başarı hayalleri kuran" bir mühendis olan Morita, "eşsiz bir mal üreterek servet kazanacağımıza inanıyorduk" diyor. Evet, Tokyo'da bir devlet adamını veya bürokratı 'kafalayarak' değil, eşsiz bir mal üreterek! İşte ilk ses kayıt cihazının üretim ve daha da önemlisi satış başarısının hikayesi: "Ben bu teybi başarıya götürmeye kararlıydım. Cihaz hazır olunca, nerede olursa olsun kendime dinleyici bulup, göstermeye hazırdım. Üniversitelere, şirketlere gittim. Her gün arkadaşların evlerine gidip, insanların seslerini kaydettikten sonra onları şaşırtan ve güldüren bir tür komedyene benziyordum. Herkes teybi beğeniyor ama kimse satın almaya yanaşmıyordu. Hemen hemen hepsi aynı şeyi söylüyordu: Çok eğlenceli, fakat bir oyuncak için çok pahalı." Cihazın imal edildiği ilk gün Sony yönetici ve çalışanlarını saran sevinç dalgası yavaş yavaş yerini üzüntüye bırakıyor. İki kafadar mükemmel bir oyuncak yapmışlardı, o kadar. Satış imkanını hiç düşünmemişlerdi. (Bir sohbetimizde İttifak Holding Yönetim Kurulu Başkanı Seyyit Bey ilginç bir hapishane hatırasını nakletmişti. İçeride tanıdığı hırsızların hep belli alanlarda 'uzmanlaştıklarını' öğrenince çok şaşırmış. Mesela giysi ve benzeri eşya çalanlar, mücevher çalmazmış. Sebebini sorduğunda şu cevabı almış: Biz satış yerini ayarlamadan mal çalmayız. Önce satacağımız yeri ayarlar, sonra çalarız. Satılmayacak mal üzerimize yük olur. Hırsızlar bile satamayacakları malı çalmazken, satamayacakları malı binbir zahmet ve maliyetle üreten ne çok işadamımız var!) İşte, diyor Morita, o zaman eşsiz bir teknolojiye sahip olmanın ve iyi mal üretmenin bir işi ayakta tutmaya yetmediğini anladım. Malımızı satabilmemiz gerekiyordu ve bunun için müşteriye malımızın kendisi için 'gerçek değerini' gösterebilmeliydik. Ibuka işletmenin teknik kısımlarıyla ilgileniyordu, Morita satış işini üstlendi ve potansiyel satış noktalarına yöneldi: Okullar ve mahkemeler. İç pazarda işleri yoluna koyduktan sonra, dış pazarlara geldi sıra. Morita o günleri şöyle anlatıyor: "Şirketi kurduğumuz ilk günlerde, uluslararası pazarlara açılma fikri kafamızdaydı. Ibuka Amerika'ya gidip teybin hangi alanlarda kullanıldığını ve yeni buluşları öğrenmeye çalıştı. Hiç İngilizce bilmemesine rağmen, derdini anlatıp işini görmeyi becerdi."
TÜRK İŞADAMINI NE HEYECANLANDIRIR?
Peki, siz hiç dünyanın en kaliteli malını imal edemedim diye hayıflanan büyük bir sanayici gördünüz mü Türkiye'de? Morita gibi en heyecanlı gecesinin işletmede yeni bir icadın yapıldığı gece olduğunu söyleyen bir işadamımız var mı? Türk işadamının en heyecanlı gecesi, olsa olsa, Ankara'dan büyük bir teşvik kopardığı veya repo faizlerinin yüzde bilmem kaç bine fırladığı gecedir. Bay Derviş ilan ettiği programla bu hususta elinden hiçbir şey gelmediğini ifşa etmekten başka birşey yapmamıştır. Bu haliyle Elazığlı Ahmet Bey'in ustalarına benzemekte, kısa zaman sonra yenibaştan söküp onarmak zorunda kalacağımız bir iş için "merak etmeyin, gider!" demektedir. Hayır beyim, geder deyen kendi geder!
Daewoo dünya rekoruna imza attı
Morita'nın Japonya'da yaptığını yanıbaşındaki Kore'de yapmaya çalışan Kim Woo-Choong da gözünü baştan itibaren ihracata dikmişti. Daewoo grubunun kurucusu yola çıkış günlerini şöyle nakletmektedir: "Daewoo'yu kurduğumuz yıllarda ihracat değersiz bir iş gibi görülüyordu. Büyük şirketlerin hepsi ithalatçıydı; bir an için olsun ihracatı akıllarına getirmiyorlardı. Birçok kişinin muhalefetine rağmen ihracat öncülüğünü başlattık. Ve başardık. Aptallığın şiarı, birşeyi hiç denemeden imkansız olduğunu söylemektir." Bay Kim'in gerçekleşmemiş bir düşü var: Ölmeden önce, dünyada en yüksek kalitedeki bir malı imal etmek! Aslında Daewoo birçok dünya rekoruna imza atmış bulunuyor: Dünyanın en büyük tersanesi, dünyanın en büyük hazır giyim tesisi gibi. Fakat henüz Nikon kamera veya Parker kalem gibi 'incelikli' bir ürünümüz yok diyor Bay Kim ve hayıflanıyor.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
|
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © ALL RIGHTS RESERVED |