![]() |
![]() |
![]() |
| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
En ağır şartlarda bileFaulkner, 1949 yılında kazandığı Nobel ödülünü alırken yaptığı konuşmasında, yaşadığı günlerin şartlarını ele alırken, insanın en insanlık dışı korkusunun “ne zaman bir bombayla havaya uçurulacağım endişesi” olduğunu söylüyordu. Bir bomba, nerden olduğunu bilemediğim bir istikametten, ne zaman olduğunu bilemediğim bir vakitte tepeme inecek, beni uçuracak! İnsan ki, mahlûkat arasında, geleceğini planlayabilen, tasarılar kuran biricik bir canlıdır; onun, beklentisi dışında, dahası beklentisinin zıddına, tepesine bir bomba düşecek ve onu bir anda berhava edecek! Bütün planları, tasarıları, o talihsiz anın çerçevesi içinde gümleyip gidecek! Eğer insan, böyle bir şart içinde yaşamaya zorlanmışsa, bu durum o insan için, başa gelebilecek talihsizliklerin en talihsiz olanı olmalıdır. Faulkner’ı böyle konuşmaya sevkeden haleti ruhiye, içinden yeni çıkılan ve fakat etkileri süren ve yaraları henüz sarılmamış bulunan İkinci Dünya Savaşı’nın şartlarıydı. Savaş demek, düşman tarafların birbirini öldürmek üzere meydana çıkmaları ve karşı karşıya gelmeleri demekse, ölmemek için karşı tarafı öldürmek üzere girişilen her teşebbüs mubah sayılmalıdır. Fakat öyle mi? Karşı tarafı öldürmek için girişilen her teşebbüs mubah mıdır? Her ne yaparsan, savaştır, gider midir? Savaşın kendi içinde riayet edilmesi gereken kuralları yok mudur? Şimdiye değin yok olmuş olsa bile olması gerekmeli değil midir? Eğer bir savaş şartı içinde, riayet edilmesi gereken hiç bir kurala yer verilmemişse, her türlü hukuk dışı kuralın uygulanmasına cevaz verilmişse, insan için, bundan daha aşşağılık bir hayat tarzının var olabileceği tasavvur edilemez. Ve insan, kendini, asla böyle bir hayatı yaşamaya mecbur bırakamaz. Hukukun tanzim etmekte ihmal gösterdiği kurallar, bu kez, insanlar tarafından, müeyyidesi tayin edilmiş bulunmasa bile ahlak kurallarıyla doldurulmaya çalışılır. Durum, insanın, insan olma haysiyetiyle ilgilidir. Hz. Ali’ye atfen anlatılan menkıbede, hasmının boynunu kılıcıyla uçuracağı o nazik anda, hasmı onun yüzüne tükürme cüretinde bulunur. Hz. Ali, bunun üzerine hasmının boynuna kılıcını çalmaktan vazgeçer. Öldürülmekten kurtulduğunu gören hasım, şaşkınlıkla, kendisini niçin öldürmediğini sorunca, Hz. Ali’den şu cevabı alır: “Seni öldürmekten beni men eden husus, öfkeme kapılarak nefsimin işin içine girme endişesi olmuştur, seni ancak Allah’ın rızası için öldürmem gerekirdi.” Aslında, o anda, Hz. Ali’yi, kendi bilincinin ahlâkî telakkisinden başka önleyecek bir hukukî müeyyide bulunmuyordu. Hasmını o anda öldürmüş olsaydı, onu kendi vicdanından ve Allah’tan başka yargılayabilecek bir merci mevcut değildi. Ama böyleydi diye, kurala riayetsizlik edilmiş olsaydı, Hz. Ali’nin eylemi cihatla değil ve fakat cinayetle tavsif edilmek gerekecekti. Demek ki, şartların en kötü biçimde tezahür ettiği durumlarda bile hukukun var bulunduğunu ve ona riayet edilmesi gerektiğini söylüyoruz. Ortada riayet edilmesi gereken bir hukukun bulunmadığı yerlerde bile, insanların vicdanlarının derinliklerinden neşet eden ahlâkî durumlar bulunmak gerektir. Bütün bunların mevcut bulunmadığının söylendiği bir yer varsa, orada insanın bulunduğuna inanmak imkân dışı kalır.
rozdenoren@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar | Spor | Bilişim |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|