T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
"Yeni CHP"ye "yeniden bakış"...

Çok zaman oldu, tam hatırlamıyorum ama galiba izlediğim ilk CHP Kurultayı 1961 yılındaydı, O gün bugündür o da yurtdışında olduğum durumlar haricinde pek az CHP Kurultayı kaçırdım. Ama dün gördüğüm CHP Kurultayı kadar cansız ve "sönük" olanına hiç tanık olmamıştım.

Oysa CHP, 30 Eylül 2000 tarihinde yapılan son –o, sayısını unuttuğum "olağanüstü" kurultaylardan biriydi- kurultaydan bu yana hiç değilse yer bakımından terfi etmişti. Küçük Ahmet Taner Kışlalı Kapalı Spor Salonu'ndan büyük kurultayların yapıldığı Atatürk Spor Salonu'na geçilmişti. İlk bakışta, Atatürk Spor Salonu'nda yapılan parti kongreleri ve kurultaylarda rastlanan pasaklılık yoktu. Hayli düzenli gözüken bir kurultaydı bu. Salon doluydu ama hıncahınç değildi. Fakat en çarpıcı olgu ya da eksiklik, "donukluk" "ruhsuzluk"tu. Öyle ki, Deniz Baykal'ın adı anons edilip, Genel Başkan kürsüye ilerlerken bile o alışılmış türden, artık gelenekselleşmiş ve doğal refleks haline gelmiş bir tezahürat bile işitilmedi.

CHP kurultaylarının gediklisi haline gelmiş basının bilinen yüzleri de dünkü kurultayda göze çarpmıyordu. Biteviye parti kulisi aktarmayı adet haline getirmiş o tür "siyaset gözlemcileri" de CHP Kurultayı'na itibar etmemişlerdi, anlaşılan...

Bu gözlemlerimizi aktardığımız CHP'liler ve meslektaşlar, "Bu kurultayda bir genel başkanlık yarışı olmamasının ve partinin parlamento dışı kalmasının böyle bir atmosferde payı olduğuna" işaret ettiler. Ertuğrul Günay'ın Deniz Baykal karşısında genel başkan adayı olması sayılmıyor ya da ciddiye alınmamış olmalı.

Bu açıklamalardan tatmin olmadım. Parlamento pul pul dökülürken, parlamentoda temsil edilen partilerin en büyük ikincisi kapatılmış, diğerlerinin hiçbiri "barajı bile aşamayacak" halde halkın gözünden düşmüşken, CHP'nin bir "iddia" ortaya koyması halinde, kurultayın farklı olacağı kanısındaydım ve bu kanıyı hâlâ koruyorum. Belli ki, ortada CHP'nin bir "Türkiye iddiası" gözükmüyor. Varsa dahi, bu, bırakın halka yansımasını CHP'nin kendisine yansımamış ve benimsenmemiş. CHP'lilerin dünkü kurultay salonunda ortaya koydukları en belirgin tablo, "inançsızlıkları" idi. En başta kendilerine ve aynı zamanda partilerine...

Deniz Baykal, bilinen ve galiba çok tekrarlandığı oranda kimseye pek ilginç gelmeyen doğruları sıraladığı konuşmasının sonunda şöyle dedi:

"Değişiyoruz, dönüşüyoruz. Değişmek kendine güvenmektir... Hepimiz bir ve kardeşiz. Aynı coğrafya ve aynı tarihin evlatlarıyız. Hepimiz Fırat'ın, Dicle'nin, Kızılırmak'ın, Sakarya'nın çocuklarıyız. Kürt kökenli vatandaşlarımızı ayrıştırarak değil, birleştirerek bu sorunları çözebiliriz. Böylece elele, kardeşçe AB'ye girmemiz lazım... Siyasete daha şimdi, dün girmiş gibi hissediyorum kendimi. Elele verirsek, dağları da ülkeyi de ayağa kaldırırız."

İlk bakışta güzel sözler. Biraz eşelerseniz, "CHP'nin temel zaafı"nın dışavurumu. Zira, CHP'nin son aylarda "Aleviler'i ve Kürtler'i küstürdüğü" kurultay kulislerinde de itiraf ediliyordu. Örneğin HADEP'te, CHP'den ayrılanlarla "dirsek teması" söz konusu. Bu durumda, Baykal'ın bu sözleri, "Kürt kökenli vatandaşlar"a, "HADEP'in rotasını izlemeyin, gelin CHP'de buluşalım" çağrısı gibi algılanabilir. Ama "Kürt kimliği"ne AB organları kadar vurgu yapmadan, "Fırat-Dicle-Kızılırmak-Sakarya" sıralamasıyla "bütünleşme vurgusu" yapmak, "Kürt kimliği"ni es geçmekle eş anlamlı ve dolayısıyla bu sözlerin o "küskünlük"ü ortadan kaldırması beklenemez.

"Değişme ve dönüşme"nin somut ölçülerinden biri "yeni" ve "genç" yüzler olmalı. Kurultay, bu anlamda, bir "zaman tüneli" gibiydi. Kırk yıldır görmediğim kırk yıllık nice dostumu gördüm orada. Kurultaydan kurultaya birbirimizi görüyoruz. Görünce mutlu da oluyorum ama CHP'nin ne kadar "eskimiş" ve "eprimiş" olduğunu, "değişmediğini" ve "dönüşmediğini" de görmüş oluyorum.

CHP'de farkedilen "yeni yüz", Dışişleri'nden emekli olmasının üzerinden 10 yılı aşan Büyükelçi Şükrü Elekdağ... CHP ile el altından mercimeği fırına verme ihtimalinden söz edilen Kemal Derviş'in Deniz Baykal'ın eleştirilerinden nasibini alması dikkat çekti. Bu, Kemal Derviş'e CHP kapılarının kapanması anlamına mı geliyordu, yoksa gelecekteki bir "izdivaca markaj" mı idi, anlaşılamadı. Ancak, asıl "anlaşılması zor olan" ve "yenilenme, değişme, dönüşme" retoriği tutturan bir parti açısından bırakın anlaşılmasını, "kabulü imkansız" olan, Baykal'ın Kemal Derviş'i eleştirirken İsmet İnönü'nün tek parti CHP'si döneminde, 1940'larda izlediği "ekonomi politikası"nı göklere çıkarmasıydı.

CHP Kurultayı'nda gözlemlediğimiz bu heyecansızlık ve hareketsizliği, daha geniş bir pencederen görmek, daha geniş bir çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Bu hal, CHP'ye özgü değil. Halkın siyasetten "soğuması"nın, siyasetten "yabancılaşması"nın CHP'de yansıması, CHP'deki izdüşümü.

Fehmi Koru, bunu daha da öteye taşıdı: "Halk siyasete, insanlar kendi partilerine ve mesleklerine yabancılaşıyor. Dışarıdan bakmaya başlıyorlar. Gazeteciler, basına ve kendi gazetelerine yabancılaşmış. CHP'liler, CHP'ye..."

Türkiye, kendisine heyecan verecek, kucaklayıcı, aklıbaşında bir "yeni oluşum" bekliyor...


1 Temmuz 2001
Pazar
 
CENGİZ ÇANDAR


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED