|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Meclis'ten AB'ye uyum yasaları çıktı, ülkemiz hak hukuk yoluna girdi diye düşünürken Milliyet'in birinci sayfasında yer alan şu haber başlığıyla karşılaştım: "Jandarmanın inadı". Elimdeki gazete de birkaç gün öncesinin bir gazetesi. Nasıl olduysa haberi gününde görmemişim; Pazar akşamı HABERTURK'ün "Basın Klubü"nde Tansu Çiller'i izlerken dikkatimi çekti. Çiller'i kaçırmamak için haberin spotunu okumakla yetindim: "Jandarma salona silahlı girmek istedi, hâkim reddetti. Gençlerin tahliye umudu 2 ay ertelendi." Siz şu haberin çarpıcılığına bir bakın... Çiller de tam o sırada "sol iktidarlar"da niçin umut olmadığını açıklamakla meşgul. "Açıklıyor" dediğim, kulaktan dolma bazı şeyleri anlatmaktan başka bir şey yapmıyor... Seyretmişseniz siz de hatırlayacaksınız, öyle de "bilmiş bilmiş" konuşuyor ki... Tam bir "yapaylık abidesi". "Sol" ne, "sağ" ne işe yarar, aklı başında tek bir cümle hak getire... Ben hep söylüyorum, Çiller Türkiye'ye "post-modernizm"in bir armağanıdır! Stüdyodaki HABERTURK gazetecileri soru yetiştirmeye çalışıyorlar. Ama hiçbiri şu en temel soruyu bir türlü sormuyor: Eski vali ve polis müdürlerinin en fazla sizin Meclis grubunuzda yer alması acaba bir tesadüf müdür? Programı bir yerde izlemeyi kestim ve Milliyet'in haberine döndüm; bu soru sonradan belki de sorulmuştur, günahlarını almayayım... Çiller'in "sağ-sol" muhabbetini dinlerken şu da aklıma gelmedi değil: Bu bilgileri kendisine mutlaka grubundaki eski polis müdürleri veriyordur! Biz dönelim haberimize: Olay İstanbul DGM'de yaşanmış. Kürtçe eğitim istemiyle dilekçe veren sekiz üniversite öğrencisinin DGM'deki duruşmasında Bayrampaşa Cezaevi jandarmalarının duruşmaya silahla girmek istemeleri üzerine tartışma çıkmış. Hâkim Ahmet Duymaz, "Silahla salona giremezsiniz!" ikazında bulunmasına rağmen jandarmalar "Emir aldık, gireceğiz" demişler. Görüyorsunuz, manzara inanılır gibi değil. Ceza Hukuku Profesörü Kayıhan İçel'in de belirttiği gibi, duruşma salonunda disiplini sağlama görevi hâkime verildiği halde, jandarmalar kıdemli başçavuşlarından "sanık sayısının en az yarısı kadar" silahlı erin duruşmaya alınmaması durumunda sanıkları geri götürme görevi aldıklarını söyleyerek hâkimin ikazını dinlememişler. Bunun üzerine hâkimle başçavuş arasında telefon bağlantısı sağlanarak mesele halledilmeye çalışılmış. Ama ne mümkün! 50 dakikaya yakın konuşmalarına rağmen sorun çözülememiş ve sanıklar duruşmaya katılamadan Bayrampaşa'nın yolunu tutmuşlar. Hadi gelin de ülkedeki "kuvvetler ayrımı" ve sıralamasını tekrar yapalım! Herhalde şöyle bir şey: Yürütme, Yasama, Başçavuş, Yargı! Oh ne âlâ memleket... Bir DGM hâkimi mevzuat ona hak vermesine rağmen bir başçavuşa bile sözünü dinletemiyor... Söylemiştim, bu münakaşa içinde sanıkların duruşmaları da iki ay ileriye atılıyor. Hem de tam da, Meclis'ten Kürtçe öğrenime olanak sağlayan yasanın çıkması dolayısıyla sanıkların serbest bırakılması eli kulağındayken. Haber tabii ki canımı sıktı; zaten Çiller'in laflarından da sıkılmışım... Elimdeki Milliyet'i karıştırmaya devam ettim. İşte alın size bir başka can sıkıcı haber daha: "Ölen mahkûmdan devlet sorumlu". Ankara Ulucanlar Merkez Kapalı Cezaevi'ne 26 Eylül 1999'da düzenlenen ve 10 mahkûmun ölümüyle sonuçlanan operasyonda devlet sorumlu bulunmuş. Tamam, buraya kadar güzel, bir hukuk devletinde başka türlü bir sonuç zaten mümkün değil. Ama o da ne, davanın görüldüğü Ankara 2. İdare Mahkemesi, devleti "kusurlu" bulurken, "kafası ezilerek" yaşamını yitiren İsmet Kavaklıoğlu'nun ailesinin talep ettiği 24 milyar lira tazminatı çok bularak 5 milyar liraya indirmiş. Hem de söz konusu paraya yasal faiz uygulanmamasına karar vererek. Yani tazminatın tamamı 1999'un 5 milyar lirasından ibaret, bozdur bozdur harca... Aile karara itiraz etmeye hazırlanıyormuş. Nasıl itiraz etmesin; sen tut ("devlet"e diyorum üzerinize alınmayın!) hapishanende kendi güvenlik güçlerin tarafından gencecik bir insanın "kafası ezilerek" öldürülmesine seyirci kal, sonra da dalga geçer gibi mahkemende 5 milyar lira tazminat ödenmesine karar ver... Tamam, bazı genel yayın yönetmenleri ayda 100 dolara işçi toplamaya hazır ama bu kadarı da biraz fazla olmuyor mu? Bu Türkiye gerçekten de çok can sıkıcı bir ülke, turizm afişlerinde yazdığı gibi "cennet" filan değil...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |