|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
İsterseniz başlığa bir kez daha gözatın da öyle başlayalım... Çok "yersiz" bir soru değil mi? Bu "yersiz" başlığı, Hürriyet'ten Ertuğrul Özkök'ün yazısını (3 Aralık) okuduktan sonra atmaya karar verdik. Özkök, Cogito adlı ülkenin aklıbaşında dergilerinden birisinin Bahar 2002 sayısının kapağında "Entellektüeller gerekli midir?" sorusunun yer aldığını hatırlattıktan sonra, bu konudaki şahsi fikrini açıklıyor: "Türkiye'de entellektüeller gerekli değildir. Çünkü son yıllarda gördüğümüz örnekleri ne yazık ki, bu topluma yarar değil, zarar getirmiştir."(!) Alın size yine üzerinde birkaç gün tartışılacak provokatif bir soru daha! Dikkat etmemişiz, demek Cogito'nun kapağını da bu soru süslüyormuş. Özkök hatırlatınca doğrusu buna da şaşırmadık değil; "cogito" bula bula bu "yersiz" soruyu mu bulmuş! Gerçekten tuhaf değil mi? "Entellektüeller gerekli midir?" sorusuyla TOBB'un dergisinin kapağında filan karşılaşsak eyvallah da, entellektüellerin çıkardığı, entellektüellerin yazıp çizdiği ve daha da önemlisi entellektüellerin okuduğu "Cogito"nun ortaya böyle "yersiz" bir soru atmasına doğrusu aşkolsun... Neyse bu bahsi fazla uzatmayalım ve gelelim Özkök'ün cevabına... Hemen söyleyelim ki, Özkök'ün cevabı sorudan daha da "yersiz". Arada bir bir "entellektüel" olduğunu da hatırlatan bir gazetecinin bu derece "radikal" bir tespitte bulunması da doğrusu çok şaşırtıcı. Özkök, bu yargıya nasıl vardığını bakın nasıl açıklıyor: "Buraya nasıl geldiğimi sormayın. Ben son 5 yılda 'sözde entellektüel', 'sözde demokrat' bir aydın profiline neredeyse savaş açtım. O yüzden oram buram epey hırpalandı. Çünkü bu sözde aydın tipi, Avrupa'nın, özellikle de Fransa'nın marjinal bir ürünüdür ve konumunu hep halkın bulunmadığı yere göre tayin eder. Kendini farklı kılabildiği tek alan, 'Kürtçülük', 'ordu düşmanlığı' ve 'Türk kelimesine uzak durmaktır'. Oysa aydın olmak bu kadar kolay ve basit bir şey değildir."(!) Söylemişik; gerçekten de hiç değilse birkaç gün "Türk medyası"nı meşgul etmesi kuvvetle muhtemel (bakın biz yorumlamaya başladık bile!) bir "tez"... Bir gazetecinin, hele de ülkenin en büyük gazetesini yöneten bir gazetecinin aklına göre sınıfladığı bu ülkenin aydınlarına "son beş yılda savaş açtığını" bir "tez" olarak ortaya atması tartışılmaz da ne tartışılır. Sanırsınız ki tarihin Nizan'ın "Bekçi Köpekleri"ni kaleme aldığı dönemindeyiz. .. Özkök'ün bu "sözde aydın" ya da "sözde demokratlar"a yakıştırdığı özellikler de bir âlem... "Kürtçülük", "ordu düşmanlığı" ve "Türk kelimesinden uzak durmak". Medyada çok önemli bir yer işgal eden bir gazetecinin Dışişleri bürokrasisinden ödünç aldığı "kavramlarla" ("sözde"!) bu derece "derin sağ" kokan bir sınıflamayı yapmaya hakkı var mı? Bu ülkede "Fransa'nın marjinal ürünü" olan hangi aydın takımı, kimler bu özellikleri taşıyor? Söz ettiği bu aydınlar yazısının üçte ikisinde hakkında methiye düzülen Yalçın Küçük'ler olmasın? Evet, Özkök'ün yazısında okuyana "insaf!" dedirten bir husus da bu. Yani şöyle: Özkök, ülkenin "sözde demokratları"nı teşhir etmek için imdadına Cogito'da Enis Batur'un kendisiyle bir görüşme yaptığı Yalçın Küçük'ü çağırıyor! Bilmeyenler böylece öğreniyorlar ki, Özkök de, Küçük'ün 70'li yıllarda başyazarlığını yaptığı "soğuk savaş" döneminin "Sovyetik Sosyalizmi"ni savunan Yürüyüş adlı dergide birkaç yazı yayımlamıştır. Özkök ve Küçük'ün tanışıklıkları daha sonra Mehmet Ali Kışlalı'nın "Yankı"sında devam etmiş. "Yankı", diyor Özkök, "hepimizin fiili gazetecilik okuluydu."(!) (Yeri gelmişken bir tespit: Mete Tunçay'ın yakın dönem Türkiye tarihçilerini kastederek "Biz hepimiz Tarık Zafer Tunaya'nın 'Siyasi Partiler'inden çıktık" demesi gibi, herhalde "Türk basını" da Kışlalı'nın "Yankı"sından çıktı! Bu iş "herhalde" değil, galiba kesin! Yanılıyor muyuz, "Palto"nun sahibinin bugün bile kaleme aldıkları bu olguyu güzel açıklamıyor mu?) Özkök, Küçük'ün Cogito'ya söylediklerini çok yerinde buluyor, çünkü bu profesör "türban"ı bir özgürlük hakkı olarak gördüğü kadar, "bir parti hakimiyetinin göstergesi" olarak da değerlendiriyormuş... Profesör Küçük, Kıbrıs Barış Harekatı'na subay olarak katıldığı için "Bir defa bu ordu ile savaştım, hiç kimse bana bu ordu hakkında kötü bir şey söyletemez" diyormuş. Özkök, "Yalçın Küçük'ün de benim gibi Türk aydını ile meselesi var" diyor ve bakın nasıl devam ediyor: "Belki farklı anlamlar veriyoruz ama gerçeğe bakma konusundaki korkaklık meselesinde ben de onun gibi düşünüyorum. Çünkü Türk aydını hırpalanmayı göze alamıyor."(!) Yahu yapmayın, daha nasıl "hırpalanacak"lar? Dün ve bugün, hırpalanmaları için bu "sözde aydınlar"a daha ne yapılması gerekiyor? Hadi başka çevrelerden çıkanları anladık ama bir gazeteci ülkesinin aydınlarına karşı bu derece düşmanlık besleyebilir mi? Bu "sözde aydınlar" ne yapsalardı yani? "Kürtçülük" meselesinde Özkök gibi tavır alıp, Güneydoğu dağlarında telef olan binlerce genç hakkında cepheyi teftişe gitmiş bir kumandan edasıyla bol keseden, acımasızca kahramanlık destanları mı yazsalardı? "Ordu düşmanlığı" meselesinde gazete yayımlayıp "Alçakları tanıyalım!" başlıklı başyazılar mı yayımlatsalardı? "Türk kelimesine uzak durmak" meselesinde kırk yıllık MHP'yi yeniden mi keşfetmeye çalışsalardı? "Türk aydını"nın sorunları, blokajları yok mu? Hiç olmaz olur mu, sıra sıra.... Ama bir gazeteci, bu ülkede havanın biraz olsun yumuşamasına önemli katkıları olan "aydınları"nı, hele de sıraladığı bazı "gerici" klişelerden hareketle düşman beller mi? Hadi bellediği diyelim, bu takıntısını bir iftihar vesilesi olarak ilan eder mi? Gazeteci kimdir, herşeyden önce o da bir "entellektüel" değil mi? Özkök uğraşacak, çatacak başka kesim mi bulamadı? Gelin bu değerlendirmeyi de Özkök'ü ilgilendiren bir soruyla bitirelim: Bu ülkede bu nitelikleri taşıyan genel yayın yönetmenleri gerekli midir? (K.B.) Bıyıkla sakal arasında bir başyazar...
Vatan gazetesinin başyazarı Güngör Mengi'nin "Vatan diyor ki" köşesinden… "AKP'nin iktidara ısınma turları, bu partinin rejime uyum sorununu beklenenden daha kısa sürede çözeceğini gösteriyor… Kuruntuların yaygın olarak seslendirildiği günlerde biz 'Nasıl İslâmın şartları varsa iktidar olmanın da şartları vardır ve AKP bu disipline saygı gösterme-nin basiretini gösterecektir' demiştik… Bunun işaretleri her gün artıyor. (Güngör Mengi'nin vurguladığı son "işaret" AK Parti' nin 'Kırmızı Kitap'la tanıştıktan sonra uyum yasalarında yaptığı öne sürülen değişiklikler; ki zaten bu mesele aynı günkü gazetenin manşetini süslüyor. -Kronik Medya). "Ancak bu olumlu gelişmenin bedeli de olacak: MGK eksenli değişim, korkarız AB hedefine zarar verecektir. Türkiye'ye tarih vermeme eğilimi netleşme-ye başlayan Avrupa Birliği, Silahlı Kuvvet-ler'in siyasetteki ağırlığını bahane olarak önümüze koyabilir. Hükümetin önümüz-deki on günü, bu tehlikeyi gözeten bir icraat için değerlendirmesi gerekiyor. (…) Şimdi buna bir de 'asker vesayeti' iddiasını yine güçlü bir şekilde çürütme çabası eklenmek zorunda. (Hükümetin, "Vatan diyor ki…" deki tavsiyelere uyup "asker vesayeti iddi-asını güçlü bir şekilde çürütme çabası" içine girdiğini düşünün; Vatan'a bu "çaba" dan çıkacak malzemeyi gazetenin nasıl kullana-cağı da "sonuç" bölümünde. -Kronik Medya). "Unutmamak lâzım ki Türkiye bölücü terörü yenmiş, cumhuriyetin laik karakterini koruyarak AB üyeliğinin eşiğine kadar gelebilmişse, bunu MGK'ya rağmen değil, aynı zamanda onun sayesinde başarmıştır. Türkiye bu güvenceden hemen değil ancak AB üyeliğinin sağlayacağı daha güçlü teminatları elde ederek vazgeçebilir." (A.G.) "Mercedes yöneticilerine büyük ayıp"tan "Mercedes'i yenen adam Meclis'te"ye…
2 Aralık tarihli Hürriyet'teki "Mercedes'i yenen adam Meclis'te" haberi, bizi aldı 2001 yılının bahar aylarına götürdü… Meclis'in yeni milletvekillerinden (CHP) Atilla Kart'a ilişkin haberin girişinden, "Atilla Kart'ın isminin, Mercedes firmasının Almanya'daki merkezinde korkuyla anıldığını" öğreniyoruz. Bunun nedeni, "Konyalı Avukat Kart'ın Almanya'nın otomotiv sektöründeki en prestijli firmalarından olan Mercedes'i tarihinde en çok uğraştıran kişi" olmasıymış… Okuyalım bakalım Kart, neden ve nasıl uğraştırmış Mercedes yetkililerini: "Kart'ı Mercedes'in korkulu rüyası haline getiren olay, 24 Ekim 1997 tarihinde Konya'nın Karapınar İlçesi'nde meydana gelen bir trafik kazası… Bu kazada Mercedes yapımı bir yolcu otobüsü, boş bir tankere çarpmış ve otobüsün alev alması sonucu içinde bulunan, çoğu üniversite öğrencisi olan 49 kişi hayatını kaybetmişti. Kazada ölen öğrencilerin aileleri, avukat Atilla Kart'a başvurdular. Kart'ın üstlendiği davada ODTÜ'lü dört profesörden oluşan bilirkişi heyetinin hazırladığı 2 bin 185 sayfalık rapor olayın bütün rengini değiştirdi. "Bilirkişiler, raporda 'Mercedes firmasının, kazada yanan otobüsün tasarımında evrensel normlara aykırı ve Türkiye şartlarını gözetmeyen tasarım ve üretim hataları yaptığı' sonucuna vardı. Kart, bunun üzerine olayda kusuru olduğu belirtilen kamu kuruluşları ve otobüsün işletmecisi firmanın yanı sıra Mercedes firması aleyhine de tazminat davası açtı…" Siz şimdi bakmayın Hürriyet'teki bu övücü satırlara… Atilla Kart, davayı izlerken yalnız "Mercedes yöneticileri"ne değil, "Mercedes yöneticilerine büyük ayıp" başlığıyla haberler yapan "Hürriyet yöneticileri"ne karşı da mücadele yürütüyordu… Kart, "ayıp" kampanyasının yoğunlaştığı 2001 yılının bahar aylarında bir yandan mahkemeyle uğraşırken, bir yandan da "azgın azınlığın" elindeki internet sitelerine dosyalar gönderiyor, Hürriyet'in "Sürmekte olan bir dava"yla ilgili haber ve yorumlarını teşhir etmeye çalışıyordu. ("Yorumlarını" da, evet, Hürriyet gazetesi genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök bir yazısını da bu "ayıp"a ayırmıştı.) Olayın 2001 baharında büyümesinin nedeni, davaya bakan Konya Karapınar Asliye Ceza Mahkemesi'nin aldığı bir karardı. Mahkeme, Mercedes-Türk'ün Alman yönetim kurulu başkanı ve sekiz Alman yönetim kurulu üyesi hakkında tutuklama kararı almıştı. Hürriyet, "Mercedes yöneticilerine büyük ayıp" başlıklı haberinde, Mercedes'in Türkiye'de yapacağı 200 milyon dolarlık yeni yatırımı nedeniyle Türkiye'ye gelmek isteyen yönetim kurulu üyelerinin, tutuklama kararı nedeniyle gelemeyebileceklerini hatırlatıyor ve "bu ayıp"ın düzeltilmesini istiyordu. Kampanyaya büyük basının öbür gazeteleri de katıldı ve neticede bir üst mahkemeye yapılan itiraz sonucunda tutuklama kararı kaldırıldı. Haberler "kampanya" tarzında yürütüldüğü için, 2 Aralık tarihli Hürriyet'te okuduğumuz "ODTÜ'lü dört profesörden oluşan bilirkişi heyeti"nin raporu gibi "ayrıntı"lara hiç yer verilmiyordu tabii… "Mercedes'i yenen adam" haberinin bizce en güzel bölümü finali… "Mercedes'i yenen adam", Hürriyet'e yaptığı açıklamada, yeni görevinde hangi konular üzerinde yoğunlaşacağını anlatırken şöyle demiş: "Yolsuzlukla mücadele, dokunulmazlıkların sınırlandırılması, yargıya müdahalenin önlenmesi ve yargının bütün unsurları ile bağımsız hale gelmesi…" (A.G.) Okur, Memecan'ın bu karikatürünü de sevmemiştir…
Sabah'ın "Posta Kutusu"na giden mektuplardan biri (3 Aralık): "Sabah Gazetesi hep aydınlığın, modernliğin sesi, temsilcisi olmuştur. Ama son günlerdeki yayın politikanızı inanın anlamıyorum. Neden AKP'ye karşı bu kadar olumlu bakıyorsunuz? 26 kasım 2002 tarihli SABAH'ta Salih Memecan gibi aydın bir insandan böyle bir karikatür beklemezdim…" Tesadüf bu ya, Erdoğan Gökyayla'nın mektubunun çıktığı gün Sabah'ın birinci sayfasında yer alan Salih Memecan'ın "Demokrasi" karikatürü de "uygunsuz" düşmüş biraz… Sanırız, Sabah okuru bu karikatürü de beğenmemiştir… Yeri gelmişken, büyük kitle gazeteleri ile okurları arasında 3 Kasım'dan sonra yoğunlaşan "doku uyuşmazlığı"ndan söz edelim biraz… Daha önce, Hürriyet'in "YETER Söz Milletin" köşesinde yer alan öfkeli okur mektuplarından yola çıkarak, yarı şaka yarı ciddi, "Bu okurlar Hürriyet'in genel okur kitlesini temsil ediyorsa, bu okur bu gazeteyi bırakır" diye yazmıştık… Mesele şu: büyük gazeteler, bilhassa da 28 Şubat sürecinde ve sonrasında okurlarını öyle bir "laik" eğitimden geçirdiler ki, o okurlar bugün, tek başına laikliğin demokrasiyi içermeyebileceğine ilişkin imalara fena halde sinirleniyor… Her demokrasi vurgusu, onların tüylerini diken diken ediyor. Okurların yüzde kaçı öyledir, bilemeyiz ama, bir kısmının ancak AK Parti'ye "işgalci iktidar" muamelesi yapıldığında ferahlayacağı apaçık… Bu okurların oranı ne acaba? Önümüzdeki aylarda; okurların gazetelerine verecekleri tepkinin şiddetinden anlarız bunu… Biz de merak ediyoruz… (A.G.) Milliyet'in 'işkence' konusundaki duyarlılığından söz etmiştik…
1997'de, aralarında daha sonra gözaltında ölen sendikacı Süleyman Yeter'in de bulunduğu 15 zanlıya işkenceden yargılanan dokuz polisin davası bitti. Sanıklardan dördü, işkence suçundan mahkûm edildi, ancak mahkeme heyeti, "Bir daha bu suçu işlemeyeceklerine kanaat getirdiği için" cezalar ertelendi…Oysa aynı sanıklar, yine aynı mahkemede iki ayrı işkence davasında ve aynı gerekçeyle cezadan kurtulmuştu. Bir yargıcın, bu duruma işaret ederek, "Sanıklar, işkenceyi yöntem haline getirmiş" itirazı, sonucu değiştirmedi ve işkenceci polisler bir kez daha kurtuldu "adaletin pençesi"nden… Bu haberin, Vatan gazetesinin bize "Kırmızı Kitap sayesinde geri bastırılan talepler" faslından güle oynaya sunduğu "İşkence suçlarında zamanaşımının kaldırılması" haberleriyle aynı günlere denk gelmesi acı bir ironi duygusu yaratsa da, sonuçta iyi oldu… Ama bugünkü meselemiz bu değil. Bugün, bu önemli haberi gazetelerimizin nasıl yansıttığına bakacağız… Haberi manşetten veren iki gazeteden (Milliyet ve Radikal) sadece birini başlıkta vurgulamamazın iki nedeni var: Söylediğimiz şeyin bir kez daha kanıtlanmış olması ve Radikal'in böyle bir haberi manşetten göstermesinin fazla "ilginç" olmaması, buna zaten alışık olmamız… Haberi gazetelerimiz şöyle yansıttı: Milliyet (manşet): "Madalyayı unuttular… Sendikacı Süleyman Yeter'e işkence yapmaktan mahkûm olan polislerin bir yıllık cezası, 'bir daha yapmazlar' diye ertelendi…" Radikal (manşet): "İşkenceci polislere ceza: Bir daha yapmayın e mi!.. 15 kişiye işkenceden yargılanan dört polisin cezaları ertelendi…" Sabah: Yok. Cumhuriyet (birinci sayfa): "İşkenceye yine ceza verilmedi…" Yeni Şafak: Yok Zaman (üçüncü sayfa): "İşkenceden hapse mahkûm edilen polislerin cezası ertelendi…" Vatan: Yok. Hürriyet: "İşkencecilerin kulağı çekildi…" Akşam (üçüncü sayfa): "Ödül gibi ceza…" Star (onuncu sayfa): "İşkenceci polisler yırttı…" Görüyorsunuz, haberi veren bütün gazeteler "tavırlı" başlıklar kullanmayı tercih etmiş (Zaman'da bu tür başlıklara yer verilmediğini biliyorsunuz), belli ki işkenceye karşı samimi bir duyarlılık var ve tepki gösteriliyor… Tam bu noktada anlayamadığımız bir şey var: Yeni hükümetin 36 maddelik uyum paketinde yer alan "işkence suçlarında zamanaşımının kaldırılması" maddesi, ilk Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısının ardından listeden çıkarıldı. Peki, bu durumda bütün basının hükümetin arkasında yer alıp bu maddenin uyum paketinden çıkarılmamasını talep etmesi gerekmez miydi? Bu basın, MGK kararlarına ilaç için olsun bir kez bile muhalefet etmeyecek mi? (A.G.)
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Ramazan| Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |