|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Dergideyim... Yazı yazmak için bilgisayarı açıyorum... Avrupa Birliği hikâyesinin final sahnesini yazmak niyetindeyim. Bilgisayarım açık ama odada bir oraya bir buraya doğru gidip geliyorum... Fikirler zihnimde uçuşuyor: Türkiye'yi kendi haline bırakmak istemiyorlar, diyorum. Bütün mesele bu. Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği hikâyesi aslında Türkiye'nin devre dışı bırakıldığı bir hikâyedir. Gerçekte bu hikâye, AB ile ABD arasındaki stratejik bir savaşa dönüşmüş durumda. AB ile, özellikle de Almanya ile ABD arasındaki örtük güç savaşı hikâyesinin belki de en stratejik ayağını oluşturan bir meseledir. Türkiye'nin AB üyeliğini Türkiye'deki güç odaklarından çok ABD istiyor. Çünkü Türkiye'nin AB'ye girme projesi, son geldiği noktada, esas itibariyle Almanya'nın AB içindeki gücünü, etkinliğini ve konumunu sarsmayı amaçlayan bir Amerikan projesidir. Almanya bu oyunu farkettiği içindir ki, Türkiye'nin AB üyeliği hikâyesine sıcak bakmıyor, hatta bunu engellemeye çalışıyor. Öte yandan, Tayyip Erdoğan'ın Avrupa seferleri, Türkiye'deki asıl güç ve çıkar odaklarının istemedikleri, arzulamadıkları, hatta rahatsız oldukları bir şey, diye geçiriyorum içimden. Çünkü Türkiye'deki asıl güç ve çıkar odakları, Türkiye'nin AB'ye üye olmasını istemiyorlar. Türkiye'nin AB'ye üye olması halinde şu anki güçlerini, çıkarlarını ve konumlarını koruyamayacaklarını çok iyi biliyorlar. Ben dergide bir oraya bir buraya doğru gidip gelirken zihnimden bunlar geçiyor. Ve zil çalıyor. Dergide benden başka kimse yok. Hemen kapıyı açıyorum. Cemil Tunç isimli genç bir arkadaş beliriveriyor karşımda. İçeri alıyorum. Tanışıyoruz: Boğaziçi'nde edebiyat okuyormuş. İftara 40-45 dakika var. Cemil'e orucu nerede açacağını soruyorum. Hemen yanıbaşımızdaki "Ali Usta'nın Ocakbaşı'nda. İsterseniz beraber gidelim" diyor. "Tamam" diyorum. "Yazı yazacaktım ama iftardan sonraya kalsın artık." Ali Usta'nın Ocakbaşı 10-12 kişilik şirin bir yer. Herkes ezanın okunmasını bekliyor. Bir masaya ilişiyoruz Cemil'le. Yanımızda 20-22 yaşlarında Fatih ve Emin adlı iki delikanlı var. Onlarla da tanışıyoruz. Muhasebecilik yapıyorlarmış. Fatih, Emin'e: "Ne çabuk geldi geçti şu mübarek ay" diyor ve üzülüyor... Bir anda içim ürperiyor. Sevgili gidiyor diye üzülen bir delikanlı, ürpertiyor içimi. Tir tir titretiyor beni... Gözlerim doluyor sevincimdem, içim aydınlanıyor.... Cemil'e edebiyat ilgisinin hangi boyutlarda seyrettiğini soruyorum. "Batı klasiklerini aşağı yukarı devirdim sayılır. Türk klasiklerini de yine öyle. Batı'dan Dosto'yu, bizden Tanpınar'ı tutuyorum" diyor. "Ama asıl ilgim şiirle. Sezai Karakoç'u tekrar tekrar okuyorum." Daha henüz, oracıkta tanışıverdiğimiz muhasebeci Fatih heyecanlanıyor ve hemen araya giriyor: "O bir yaşayan efsane" diyor ve ekliyor: "Zaman zaman ziyaretine gider, sohbetinden feyz almaya çalışırız." Kulaklarıma inanamıyorum. Çok seviniyorum. Muhasebeci gencecik Fatih'in, belli ki, üniversite filan yok CV'sinde. Ama Sezai Bey var. Sezai Bey'i ziyaret etmek, sohbetine katılmak ve Sezai Bey'den feyz almak var. Ne müthiş bir şey bu. İçim ışıyor. Ruhum coşuyor... Türkiye'nin tam bir yalan dolan yılan hikâyesine dönen AB hikâyesini yazmaktan vazgeçiyorum. Zaten Türkiye'nin değil, ABD'nin projesi bu. Oysa asıl proje, Sezai Bey'in projesi: Medeniyetimizin yeniden diriliş, şahlanış projesi. Genç Fatih'i bile çekim alanına alabilmişse bu proje ve ben genç Fatih'le, Ramazan'ın son ikinci gününde şirin bir Fatih lokantasında tanışabiliyor ve onu yüreğime basabiliyorsam ve Ramazan, medeniyetimizin ruhları şahlandıran, kanatlandıran dirilişinin heyecanını bana hiç beklemediğim bir yerde, hiç beklemediğim bir zamanda yaşatabiliyorsa, bundan büyük sevinç, bundan esaslı bir proje olabilir mi? Evet, asıl proje bu: Medeniyetimizin yeniden, yepyeni bir ruhla diriliş, silkiniş ve şahlanış projesi. Bu projenin nerede ve nasıl neşv ü nema bulduğuna, nasıl derinlerde ve yüreklerde köksaldığına Fatih'in küçük bir mahalle lokantasında tanık olabilmem mümkünse, o zaman, iş tamam demektir. An o andır; dem bu demdir; zaman bu zamandır. Zaman diriliş zamanıdır. Benim için, CV'sinde üniversite bulunmayan, gencecik bir muhasebecinin Sezai Karakoç'tan "o bir yaşayan efsane" demesinden, ondan feyz aldığını söylemesinden daha büyük bir sevinç olamaz. Bu sevinci yaşattığın için ey sevgili, ey kutlu ay, ey on bir ayın sultanı selam sana. Yine Gel, ey sevgili. Sen ki, nice müminin gönlüne su serptin; nice kimsesize yalnız olmadığını hatırlattın; nice sahipsize, sahipsiz olmadığını gösterdin; nice mümini birbirine kenetledin; nice canlıya hayat verdin; nice ruhsuza ruh üfürdün; selam sana. Yine Gel. Gel ki, medeniyetimizin büyük dirilişi, dirilişine devam etsin. Yürüyüşünü sürdürsün, yeri ve zamanı gelince ayağa kalksın ve şahlansın. Bütün müminlerin, bütün diriliş erlerinin kutlu bayramlarını içtenlikle kutluyorum.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Ramazan | Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |