T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Halkın seçimi-Devletin darbesi (RTE, Başsavcı, K. Derviş...)

AK Parti, şimdi de bir 'kapatma davası'nın konusu. Bu parti, yaklaşık 10 gün sonra Türkiye'de belki de tek başına hükümet kuracak bir çoğunlukla seçim galibi olacak ve genel başkanı, seçimlere bir hafta kala 'Başbakan adayı' olmaktan menediliyor. Parti'nin oylarında buna rağmen bir azalma gözlenmiyor. Bu kez, Yargıtay Başsavcısı kolları sıvayıp, 'kapatma davası' açıyor.

Seçimlere 10 gün kala, AK Parti hakkında 'kapatma davası' açmaya kalkışanlar için, bunun, 'Türkiye'nin uluslararası demokrasi sicili' açısından hiçbir kaygıya zemin teşkil etmediği, bunların Kopenhag Zirvesi (Aralık 2002) arefesinde Türkiye'nin AB şansını umursamadığı da ortada. Verilen 'mesaj' doğrudan doğruya Türkiye'nin seçmenine.

Seçimlere pek az bir süre kala, AK Parti'yi kapatma davası açmanın, AK Parti'ye oy verme eğilimindeki seçmenin kafasına, 'Bu partiye boşuna oy atmış olacağız. Bu parti, hükümet bile olsa, fazla kalamaz. Bunların niyeti bozuk. Bu partiyi bırakmayacaklar. Bir 28 Şubat daha yaşayabiliriz. İyisi mi ben oyumu ziyan etmeyeyim. Kerhen dahi olsa, AK Parti'den gayrısına vereyim' düşüncesini sokmaktan başka 'işlevsel' bir yönü olabilir mi?

Eğer, Sabih Kanadoğlu'nun simgelediği zihniyetin hesabı tutarsa, o zaman, dünkü yazımızda altını çizdiğimiz şekilde, 3 Kasım'da 'statükoya güvenoyu' sandıktan çıkacak demektir. Seçmen, 'statükoyu teslim'e boyun eğdirilmiş olacaktır.

Benim kanaatim, bu 3 Kasım seçimlerinin 'statükoya sandıkta halkoyu' ile değil; 'halkın sandıkta ayaklanması' şeklinde sonuçlanacağı. Bu nedenle, AK Parti'ye kapatılma davası açılmasının, AK Parti konusundaki kararsız oyları, AK Parti'den kaçırmak yerine AK Parti'ye yönelteceğini seziyorum. Çünkü, Türkiye'deki 'halk atmosferi' de, daha önceki yazımızda değindiğimiz 'uluslararası konjonktür' de, 'statüko muhafızları'nın hesaplarına uymuyor.

AK Parti'yi kapatma davasını anlamsız kılacak, Tayyip Erdoğan'a ve diğer siyasi yasaklılara, siyaset yolunu açacak tek şey, AK Parti'nin tek başına hükümet kuracak bir çoğunluğa erişmesidir. 'Siyasallaşmış yargı'nın bu son hamlesi, bir 'karşı seçmen hamlesi'yle oluşacak 'yasama'yla bertaraf edilebilir; ve, muhtemelen de öyle olacak.

Ne var ki, siyaset sahnesini ve toplum vicdanını kirletmiş veya hırpalamış partilerin ve şahsiyetlerin, 'eskileri tasfiyeye kararlı' ve öfkeli bir seçmen-halk hareketiyle 'baraj altı'na itilmesi ihtimali, kendi 'diyalektiği'ni -CHP'nin yine bir 'sistem partisi' kimliğine bürünerek, üzerinden atmaya uğraştığı 'devlet partisi' etiketini yeniden üstlenerek siyaset sahnesinde yer almasıyla- harekete geçirmişe benziyor.

Dün, "'Sistem' AK Parti'ye karşı açıkça CHP'nin yanında pozisyon alır gözüküyor. Bunu yapmakla, CHP'yi de 1970'lerin başındaki Ecevit-öncesi o bilinen 'devlet partisi' CHP olarak yeniden 'ihya' etmiş oluyor" diye yazdım. Ve, "3 Kasım'ın 'eskiler'i 'tasfiye etmesi' henüz gerçekleşmemiş iken, yenilerin arasında hızla 'eskime'ler başlayabiliyor. Bunun en çarpıcı belgesi, Kemal Derviş'in Pazartesi günü Radikal'de yayınlanan Neş'e Düzel ile yaptığı söyleşideki söylemi" diye ilave ettim.

CHP, parlamento dışından başladığı ve başlattığı, başlangıcında 'büyük medya'nın amansız 'haber ambargosu' altında yürüdüğü seçim yarışına böyle bir kimlikle girmemişti. Herhalde, 'devlet partisi' etiketinden, 'Anadolu solu; Şeyh Edebali, Anadolu aydınlanması' vs.gibi sözcüklere sürekli vurgu yaparak kurtulmak istendiğine göre, CHP'nin 'sistem temsilciliği'ne soyunmak gibi bir niyeti de yoktu.

O yüzden, gelip dayandığı noktayı, 'durumun diyalektiği' olarak ya da 'sistem'in; çeşitli araçlarının yanısıra (YSK kararı, Yargıtay Başsavcısı girişimleri, medyatik linç kampanyası) CHP'yi de bir 'enstrüman' haline getirmesi gibi anlamak mümkün. (Bu arada, Tayyip Erdoğan'ın 'CHP ile bir medya grubu münasebeti'nden kastettiği de bu. O medya grubu, Türkiye'nin son 7-8 yılında iktidarlarının yapılmasında ve sözcülüğünde başroldeydi...)

Aksi halde, Kemal Derviş'in 'Türkiye'nin özel şartları var. Türkiye'de MGK ağırlıklı yapı, demokrasinin güvencesidir. AB'nin bunu anlaması lazım. Türkiye'de ekonomi bozulursa, şeriat gelir. Şeriat gelmemesinin güvencesi ordudur. AK Parti'yi şeriatçılar destekliyor. Bizde yapılan askeri darbeler iyi cinstendir. Elin oğlunda geldi mi otuz yıl kalıyor. Bizdeki işini bitirip gidiyor. Gerektiğinde bir daha geliyor. Demokrasi kırılgan ve zordur; dolayısıyla bizdekinin böyle olması icap eder' diye özetlenebilecek ve bu ülkenin son yarım yüzyılının ve özellikle son 10-15 yıllık 'entelektüel çapı ve birikimi'ni 'tahkir' niteliğinde sayılabilecek sözlerini nasıl yorumlayabiliriz?

Kemal Derviş'i, bu ülke insanları nezdinde önemli ve değerli kılan temel niteliği bir 'değişim aracısı' ya da 'değişim katalizörü' olarak oynadığı roldü. Ekonomiyi siyasi rant aracı olmaktan çıkaran, bu sayede siyasetin paslanmış yapısını değişmeye zorlayan reformların taşıyıcısı ve sunucusu olarak 18 ay çalıştı. Bu yönüyle, yani 'bilinen diğerlerine benzemediği', yani bir 'olumlu farklılığı' sergilediği için kamuoyunda sempati ve destek topladı. Bu yüzden, gideceği yere –CHP'ye- 'sinerjik etki' götüreceği kanısını yaydı. CHP'de de 'değiştirici, dönüştürücü, CHP'yi eskiden yeniye taşıyıcı' bir rol beklentisini temsil etti.

Dolayısıyla, 'Neşe Düzel söyleşisi'ndeki sözleri, 'Kemal Derviş misyonu'nun sona erdiğinin Kemal Derviş tarafından ilan edilmesi gibi algılanabilir. Çünkü, orada ortaya koyduğu 'zihin yapısı', Türkiye'de her türlü ilerlemenin engelini oluşturan ve kökü 1930'larda yatan 'devletçi zihniyet'in bir tekrarından ibarettir. CHP, öyle bir zihniyeti temsil edegeldiği için, iflah olmamış; Türk demokrasi tarihinde tek bir seçim kazanamamıştır. Bu 'CHP=Devlet' zihniyetinin kalıplarını, sadece Bülent Ecevit, 1970'lerin başında kırmıştır ve CHP'nin tarihindeki 'istisnai' seçim başarıları da, zaten 1973 ve 1977 yıllarına aittir.

'Altıok' sadece Kemal Derviş'in ve onu herhangi bir milletvekili adayı derekesine indirenlerin ceketlerinin yakalarınde asılı kalsaydı, sorun olmazdı. Ama, 1930'ların kafa yapısını yansıttığı şekliyle, CHP'li kafaların içinde 2002'de yeniden canlandırılması, bayağı ciddi bir sorun. Ayrıca, CHP'nin, üstelik, 'post-postmodern darbe' döneminde parlamento dışı kalmış bir parti olmasına rağmen, 'Türkiye'nin sivil enerjisi ve entelektüel kapasitesi'ni içine çekememiş olması, 'sistem' nezdinde bir 'devlet partisi' olarak her gerektiği vakit 'rezervasyon yapılabilir' durumda kalması, zaten başlıbaşına bir sorundu.

Gelinen noktanın, 3 Kasım'da CHP'-nin seçim şansını olumsuz etkileyecek olması bir yana; 3 Kasım sonrasının, 'yelpazenin solu' için de bir hayli 'yorucu' geçeceği şimdiden belli oluyor...


25 Ekim 2002
Cuma
 
CENGİZ ÇANDAR


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED