|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
"Cemaatler ve Siyaset" başlıklı yazım çok ilgi gördü. Özellikle Süleyman Efendi talebeleri çevresinden bir çok telefon aldım. Telefonlar yaşanan sancıyı ayan beyan gösteriyordu. İnsanlar, önlerine konan "tek tercih"ten ve "ANAP için seferberlik çağrısı"ndan dolayı sıkıntılıydılar. Hele bunun, manevi bağları sarsan bir nitelik arzetmesi kalplerini ağrıtıyordu. "Usul böyle olmamalıydı" diyorlardı. "Böyle değildi" diyorlardı. İşte cemaat bünyesinde önemli hizmetleri olan birisinin telefonundan dinlediklerim: "Rahmetli büyüğümüzün (Kemal Kaçar Bey'i kastediyordu) de siyasi tavırları olurdu. Ama bunu seçimlerden 10 gün önce sessiz sedasız bildirirlerdi.. Şöyle bir değerlendirmede bulunurlardı: Biz siyasi tavrımızı belirlerken, halkın umumi temayülünü dikkate almalıyız. Bunu sıhhatli yapabilirsek, seçim sonuçlarını yüzde 6 ölçüsünde etkileyebiliriz. Eğer sağlıklı değerlendirme yapamaz da milletin umumi temayülüne aykırı tavır koyarsak, bu oran yüzde 2'ye kadar düşer." Telefondaki ses "usul böyle değildi" derken şunları ilave ediyordu: "Hiçbir zaman böyle bölge mitinglerine katılmadık, miting organizesinde çalıştırılmadık. Kadın, çoluk çocuk miting meydanına götürülmedik. Manevi tehditlere muhatab olmadık. Buna gerek kalmazdı çünkü, zaten halkın umumi eğilimi bizlerin de eğilimi idi." Telefonda bana ulaşanlar "Şimdi halkın eğiliminden koptuk ve çevremizdeki insanlarla yoğun tartışmalar içine sürüklendik. Kendi içimiz de rahat değil" diyorlardı. İçleri rahat değildi. Çevredeki insanlarla, o güne kadar hizmetlere yakın durmuş, yardımlarını esirgememiş insanlarla tartışmaya başlamışlardı. Evet, kendileri her şeye rağmen, manevi bağlılıkla içlerini durultabilirlerdi, ama bu tavrın meşruiyyetini en yakın çevrelerine, düne kadar hizmetlere katkı için kapısını çaldıkları insanlara anlatamıyorlardı. "Yukarısı böyle istiyor" sözü bu insanları tatmin etmiyordu. Miting meydanlarına kadın - çoluk - çocuk sevkedilmesinin, üstelik otobüsler tutup meydan meydan dolaştırılmasının manevi hikmetini kimse anlayamıyordu. İçleri o kadar rahat değildi ki yüreklerinde fırtınalar esiyordu. Rüyaları karışmıştı. Bir rüya anlatıldı bana, yaşanan sancının tipik misali, onu paylaşmalıyım sizlerle: Şimdi ticaretle uğraşan genç bir insan. Çocukluğunda Süleyman Hilmi Tunahan Hocaefendi talebelerinin kurslarında eğitim görmüş. Hala muhabbeti ve kalbi bağları devam ediyor. Ülkede siyaset konuşuluyor ve o da değerlendirmeler yapıyor... Bir yanda Türkiye'de oluşan siyasi iklim var, diğer yanda yukardan gelen "Dikkat edilecek hususlar" direktifi... "Bedeli ve neticesi ne olursa olsun hazımda zorlanılmayacak. "Ölmüş, cenazesi kılınacak bir partiye oy vermenin manası yok" gibi ifadelere yer verilmeyecek. Kılı kırk yararak verilmiş olan bu karara uyarak çok çalışmamız gerektiğini ağabeyimiz emrettiler.... ANAP'a oy vermemizin illa da bir izahı gerekirse o andaki şartlara göre cevap verilecek.... Kardeşlerimizin bazıları ifrat ve tefrite girerek ruhi ve psikolojik sıkıntılara girebiliyorlar. Ölçüyü kaçırabiliyorlar. İtidali kaçırmamak gerekir." Bunları okuyor ama gene de içi rahat değil. Bu direktifler kalb sancısını ortadan kaldırmıyor, aksine derinleştiriyor. Bir rüya gördü bir kaç gün önce. Rüyasında birisi ona şöyle seslendi: -Oyunu neden bana vermiyorsun? Baktı, hayret, bu Mesut Yılmaz değildi. Süleyman Efendi Hazretleri de böyle soru sormazdı. Durup dururken rüyasına Tayyip Erdoğan girmiş, ona "Neden bana oy vermiyorsun?" diye sormuştu. Rüya bu ya... Nasıl hakim olabilirsiniz? Belki de başka rüyalar görmeleri beklenirdi onlardan... Ama anlaşılan rüyalar direktifle görülmüyordu. Şimdi ne yapmalıydı bu rüyayı? Asla mizah yapmıyorum. Ben bu tür konularda asla mizaha yönelmem. Çünkü özellikle böyle manevi dünyası olan toplulukların kalbi hassasiyetlerinin önemsenmesi gerektiğine inanırım. Ama şu anlattığım olay, birebir yaşanmış olaydır. İnsanların içine itildiği kalbi perişanlıklardan huzursuz oluyorum, bizzat kendi bünyemde bir yerlerin de yaralandığını hissediyorum. İnsanların böyle toptan bir siyasi hesaba konu edilmesini ve bunun için kalbi bağlılıklarının kullanılmasını onaylamıyorum. Bunu kim yaparsa yapsın doğru bulmuyorum. Böyle tavırların en büyük bedelini, o toplulukların ödeyeceğini, bunun ise, kolay toparlanmayan manevi birikimlerin dağılmasına yol açtığını düşünüyorum. Her insanın bir emanet olduğunu, özellikle kendilerine o emanet tevdi edilmiş olanların, olağanüstü bir hassasiyet göstermeleri gerektiğine inanıyorum. Diyelim şu örnek olayda, bir partiyi destekleme kararı vermenin, sadece yaşanan şu sancının bedelini ödeyip ödeyemeyeceğini hesaba katmak gerektiği kanaatindeyim. Gene de bana, bugüne kadar Kur'an'a engin hizmetler vermiş o topluluğa gönül huzuru ve sıkıntılardan arınmış hizmet ortamları dilemek düşüyor.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |