|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Dün (24 Ekim), büyük gazetelerin bir yandan "DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel kasetinin tadını çıkarırken", bir yandan da, "komplocular kim?" sorusunun peşine düştüklerini ele almış, malzeme bolluğundan "yazı uzadıkça uzadığı" için bir noktada kesmiştik. Bugün için verdiğimiz sözü hatırlıyoruz tabii: "Akşam ve Star'ın korumacı kollamacı tavrını size aktaracak", ayrıca "başka tuhaflıklar"a da değinecektik. Fakat dünkü Kronik Medya'da işaret ettiğimiz "yığınla acayiplik"le ilgili olarak öyle hoş "özür"ler çıktı ki, ister istemez "taze" olanı öne almak, vaat ettiğimizi şeyi bu yazının son bölümünde özetlemek mecburiyeti doğdu. Ayrıca, dünkü bütün gazetelerde konuyla ilgili olarak sadece DGM'nin aldığı "yayın yasağı" haberine yer verilirken, Hürriyet'in mavzuyu "İşte kasetteki Türk kadın P.A." manşetiyle ve içerde tam bir sayfayla sürdürmesi meselesi var. "Ayrıca"nın ayrıcası olarak, irili ufaklı bütün gazetelerin yer verdiği "yayın yasağı" haberinin Hürriyet'te hiç yer almaması meselesi var... Neyse, lafı uzatmayalım ve "özürler" faslından başlayalım...
Hürriyet'in, 22 Ekim'de yayımladığı "temsili fotoğraf"a gelen tepkiler nedeniyle 23 Ekim'de bir "özür" yayımladığını, "Haberi daha çarpıcı sunabilmek için kullanılan fotoğrafın amacını aştığını, o telaş içinde fark edemediklerini" dün aktarmıştık size. Hürriyet'in özürünün yayımlandığı gün, Milliyet'te aynı fotoğrafın bu defa "temsili" kaydı olmaksızın yayımlandığını da... Fotoğraf konusu, benzer bir içerikle internetteki Bianet.org sitesinde de ele alınmış. Ama itiraf edelim, onların başlıkları bizim "düz" başlığımızdan çok daha espriliydi: "Milliyet yarın özür dileyecek..." Bianet'çiler bu ilk değerlendirmeden sonra, "yarın"ı beklemeden gazetenin okur temsilcisi Yavuz Baydar'ın görüşünü almışlar. Oradan öğreniyoruz ki, bu bir "mutfak hatası"dır ve gene "o telaş içinde" istemeden işlenmiştir: "Fotoğrafı, gece geç saatlerde, haberin genişletilmesi sırasında gece ekibi 'haber telaşı' içinde sayfaya yerleştirmiş. Bunun hata olduğunu yazı işlerindeki arkadaşlarımız da kabul ediyorlar." Bianet'teki meslektaşlarımız, herhalde son zamanlardaki "özür" furyasını da dikkate alarak "Yeni yöntem: Yayımla, özür dile" diyorlar; haksızlar mı? İşte gene dünkü gazetelerden "yeni yöntem"in bir başka uygulaması... Hatırlayın, önceki günkü (23 Ekim) Hürriyet'te, Fatih Altaylı, birinci sayfadan anons verilen yazısında, kasetin bulunduğu Çağdaş Eğitim Vakfı'nı "Fethullah Gülen'e yakınlığı ile bilinen" bir vakıf olarak tanımlamış, Nuh Mete Yüksel'in de Gülen cemaati davalarıyla ilgilendiğini hatırlatmıştı. Ne demek istediği, herhalde açıklama çabasını gerektirmeyecek kadar net... Zaten gazete de, yazarının saptadığı bağlantının ilginçliği nedeniyle o yazıyı birinci sayfaya taşımış. Her neyse, siz, o vakfın tam tersine "Gülen davasına müdahil olmak amacıyla Nuh Mete Yüksel'e başvurduğunu" biliyorsunuz; bizzat vakıf başkanının Vatan'daki sözlerinden bunu size aktarmıştık. Gelin şimdi de Altaylı'nın dünkü Hürriyet'te (24 Ekim) yer alan "özür"ünü okuyalım: "ÜNLEM GÖZDEN KAÇTI... ÇEV'in kamuoyunda iyi tanınan bir vakıf olduğundan hareketle, bu vakıf için ironi yaparak Fethullahçı deyip sonuna ünlem koymuştum. Yazımı gazeteye uzaktan yolladığım için ünlem gözden kaçmış. Vakfın durumu da benim düşündüğüm kadar net değilmiş. Yanlış bir anlaşılma olmuş. Kusura bakmayın..." Özrü kabul edip etmemek size kalmış, biz burada kesiyoruz... Ama şunu da söylemeden geçemeyeceğiz: Baktık baktık, bu iş öyle "ünlem"le falan açıklanabilirmiş gibi gelmedi bize. "Hürriyet yarın özür dileyecek!" Bir de şu tuhaflık var... Evet, yukarıda da dediğimiz gibi, Hürriyet hariç, 24 Ekim tarihli bütün gazetelerde konuya ilişkin tek bir haber var: "Ankara DGM, Nuh Mete Yüksel haberlerine yayın yasağı koydu..." Bu haber Hürriyet'te yok ama, neler var neler... Haber, bir gün önce olduğu gibi gene manşette: "İşte kasetteki Türk kadın P.A. (Bakın, gene "Türk kadın..." gazete bu "Türk kadın" meselesine fena halde takılmış görünüyor, bir gün önce kadının "Türk çıktığı" gene manşetten ilan edilmişti zaten, bu vurguyu anlayabilmek hakikaten çok zor. –Kronik Medya)... Hürriyet, Savcı Nuh Mete Yüksel'le sevişirken gizli kamerayla görüntüleri kaydedilen DGM kâtibesinin kızkardeşi P.A.'yı Ankara'da buldu..." Haberi, birinci sayfada Hürriyet muhabirine kapıyı açtığında görüntülenen "Kâtibenin sarışın kızkardeşi"nin; içerde de kâtibenin kendisinin fotoğrafları süslüyor. Yüzler mozaiklenmiş, evet ama tanıyanların tanıyamaması (özellikle kocasından boşanmış bulunan "kasetteki Türk kadın"ın gene haberde geçen çocuğunun onu tanıyamaması) mümkün değil. Dediğimiz gibi haber içerde tam bir sayfaya yayılmış. "İşte o kadın"ın fotoğrafı burada da tekrar ediliyor, ayrıca kasette "beş ayrı açıdan çekilmiş" görüntülerin olduğu ayrıntısına kadar yok yok... Dediğimiz gibi, olmayan sadece DGM'nin bu haberlere yayın yasağı koyduğu... Biz çok merak ediyoruz, Hürriyet bu yasağı nasıl deldi acaba? Tam, Tayyip Erdoğan'ın "Mahkeme kararlarına saygılı olmaya" davet edildiği bu günlerde "biz bu yasağı dinlemiyoruz, böyle saçmalık olmaz, o nedenle uymadık yasağa" diyemeyeceğine göre (Mesela Vatan manşetten "bu nasıl yasak" diye isyan etse de, çaresiz uymuş yasağa) ne olmak ihtimali vardır? Ara başlıkta, Bianet'e nazire yaparak "Hürriyet yarın özür dileyecek" dedik şaka yollu ama, neden olmasın? Mesela "günlük telaş içinde yayın yasağı haberi arada kaynamış olamaz mı?" Bakalım, olan biteni size aktaracağız... Bakın bu yazı da uzadı da uzadı... Akşam'a ve Star'a gene yer kalmadı... Affınıza sığınarak tek cümleyle özetleyelim: Her iki "ulusalcı" gazete, meseleyi hiç sulandırmadan doğrudan "komplo" meselesine yükleniyor, "korumacı kollamacı" bir çizgi izliyor. Star, Yüksel'in kelimelerinden derlenmiş "Kaset komplosu başarılı oldu" başlığıyla, "Lakabı 'Demir Savcı'" arabaşlığıyla ve Nuh Mete Yüksel'in açtığı,"Laik devlet düzenini yıkarak yerine dini esaslara dayalı bir devlet kurmak amacıyla..." diye başlayıp giden davaları hatırlatmasıyla Akşam'ın bir adım önünde görülüyor... (A.G.)
Keşke mesele bu kadar kolay olsaydı...
Vatan'dan Güngör Mengi'nin tespitiyle başlayalım: "Bugünkü hukuk herkesi rahatsız ediyor. Bu doğru... Ama unutmamak gerekiyor ki savcı da yasaları uyguluyor. Hukuk devleti, kamu vicdanını rahatsız etse bile yasaların uygulanmasını, adaletsizliğin yeni yasalarla giderilmesini emrediyor." Mengi'nin ülkemizdeki "hukuk ve yasa" arasında "dağlar" bulunduğu yolundaki tespiti tabii ki isabetli. Mengi'nin "kamu vicdanını rahatsız eden", yani bir bakıma "hukuk"la arasında "sıradağlar" bulunan yasaların ortaya çıkardığı adaletsizliğin ancak yeni yasalarla giderilebileceğini hatırlatması da tabii ki doğru. Adalete hizmet etmeyen yasaların ancak yeni yasalar yoluyla yenilenebileceğini kim inkar edebilir? (Eğer "Devrim" yapmayacaksak tabii!) Peki bu durumda, Başsavcı'nın AKP'nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi'ne başvurusunu nasıl değerlendireceğiz? Her ikisini de ("hukuk" ve "yasa") aklımızdan çıkarmadan bu işin altından nasıl kalkacağız? Ayrıca, bir taraftan "adaletsizliği" ortadan kaldırmak için, yani "yasa" ve "hukuk"u birbirine yaklaştırmak için yeni yasalar yaparken, "eski yasalar"in da bir türlü eskimek istememelerini nasıl açıklayacağız? Mengi'nin yerinde tespitinin bütün köşeyazarları tarafından kabul edilmediğini de gözlüyoruz. Vatan gazetesinin yaptığı "hukuk-yasa" ayrımından kimi köşeyazılarında, mesela Radikal'den İsmet Berkan'ın yazısında eser yok! O konuya doğrudan şu başlıkla girmeyi tercih etmiş: "Hukuka saygı". Berkan yazısının hemen başında şöyle diyor: "AKP ve Tayyip Erdoğan hukuka karşı yeterince saygılı değiller." Tamam, diyelim ki öyle; peki ya "hukuk" AKP ve Tayyip Erdoğan'a karşı yeterince saygılı mı? Berkan'ın bu ve benzer sorularla geçirecek vakti yok, o meseleyi kafasında çoktan çözmüş bile... Berkan'ın Erdoğan'ın geçen gün duruşmaya "raporlu" olduğundan dolayı katılmamasını eleştiren "Sözde Erdoğan ishal olduğu için mahkemeye katılmamış" gibi ülkemizde sayıları hiç de az olmayan "sözde" sözcüğüyle başlayan terminolojiye yeni bir katkı niteliğindeki cümlelerine takılmayıp konuyu dağıtmayalım. Berkan, Başsavcı'nın başvurusunu değerlendirirken bakın ne diyor: "Doğal olarak Erdoğan'ın genel başkanlıktan da istifası gerekiyordu. Çünkü Anayasa Mahkemesi kararında, Erdoğan 6 ayın sonunda genel başkanlıktan çekilmezse Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın parti hakkında resen kapatma davası açacağını da açıkça söylüyordu." Peki Radikal yazarının bu kararı Mahkeme'nin kararını ne derece doğru yansıtıyor? Biz üşenmeyip 9 Ocak 2002 tarihli Radikal'e göz atmayı gerekli bulduk. Anayasa Mahkemesi'nden çıkan kararın yer aldığı bu sayıda gazetenin değerli Ankara muhabiri Adnan Keskin şöyle yazmış: "Nitekim Erdoğan'ı kurtaracak yol için elde bir de Anayasa Mahkemesi kararı bulunuyor. Anayasa Mahkemesi, 312'den mahkûm olanların kurucu üye olmasını dünkü kararıyla yasakladı. Ancak daha önce TCK 312 mahkûmiyeti bulunan Yeniden Doğuş Partisi'nin eski genel başkanı Hasan Celal Güzel'in partisine üye olmasına izin verdi." Besbelli ki, o gün olduğu gibi bu gün de Anayasa Mahkemesi'nin kararı tartışmaya açıktır. Nitekim aynı tarihte Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin de "AKP kararının kafaları karıştırması normal" demiyor muydu? Bize göre bu "karışıklık"ın bugün de aynı seviyede sürdüğü bir gerçek. Söylediğimiz gibi Türkiye'de yeni adil yasalar çıkmıyor değil; fakat temel problemimiz "yeniler"in yanında "eskiler"in de hayatlarını sürdürmesi! Düşünün, AKP'yle ilgili karar Anayasa mahkemesi'nden çıktığında 312. madde henüz yenilenmemişti bile.... Ayrıca, 9 Ocak tarihli karara karşı ortak karşı oy yazısı yazan Anayasa Mahkemesi üyelerinin, bugün Kanadoğlu tarafından yine telaffuz edilen Siyasi Partiler Kanunu'nun (SPK) 104. maddesine ilişkin şu tespitlerine de bakın: "Oysa Anayasa Mahkemesi'nin SPK'nın 104. maddesinde belirtilen durumlara aykırılık halinde herhangi bir kapatma yaptırımı belirlenmemiştir. Anayasa'da açıkça kapatma yaptırımına bağlı tutulmayan nedenlerle siyasi partilerin kapatılması kabul edilemez. Anayasa'da bulunmayan bir yaptırım öngören SPK'nın 104. maddesinin Anyasa'ya aykırılığı açık olduğundan ya iptal edilmesi ya da ihmal edilmesi gerekir." Evet, açıkça görünen o ki, ülkenin yasalarının kendi içlerinde ve de Anayasa ile "ayrı tellerden" çaldığı bir "hukuk" sistemi içinde yaşıyoruz. Bu nedenle biz diyoruz ki, Adnan Keskin'in aylar önce söylediği gibi bugün de "Tayyip'in işi arapsaçı" durumundadır. Bu karmakarışık meselenin altından "Hukuka saygı" gibi bir başlıkla çıkmak kimin haddine! (K.B.)
"Saçma sapan iddialar bunlar..."
16 Ekim tarihli gazetelerde yer alan bir haberdi. Olup biteni Hürriyet "Dokuz ilimizde Pontus devleti kurma hayali", Star ise "Pontus sevdalısı Türk yakalandı" haber başlıklarıyla vermişti. Haber metinlerini yakından incelediğinizde, önümüze gelen bilgilerin tamamının "Pontus sevdalısı" gencin polise verdiği ifadeden alındığı gözleniyordu. Öyle bir haber ki, okuyanı gülümsetmemesi mümkün değil. Hürriyet'in spotunda bakın neler yazıyor: "Karadeniz'deki 9 ilimizi kapsayan bir bölgede Portus devleti kurmak için Yunanistan'da eğitim gördüğünü itiraf eden Fethi Gültepe DGM'ce tutuklandı. Gültepe, başkent olarak 'Argeopolis' adını verdikleri Gümüşhane'nin seçildiğini açıkladı." Yani özetle tam da "deli saçması" denilen türden bir "itiraf"! Peki bu "Pontus devleti"ni kim, kaç kişi mi kuracakmış? Polis yetkilileri "Pontus sevdalısı" Gültepe'nin itirafları sonucunda , "Halen Yunanistan'da 8 vatandaşımızın bu amaçla eğitildiğinin belirlendiğini de" açıklamışlar. Evet halen Yunanistan'da eğitilen 8 kişiye bir de Fethi Gültepe'yi eklerseniz, tamamı oldu 9 kişi! Görüyorsunuz, iler tutar tarafı olmayan bir olay ve ondan türetilen 5 sütüna haberlerle karşı karşıyayız. Peki Gültepe ve arkadaşı 8-10 kişinin Trabzon'un köylerinden birileri tarafından toparlanıp Yunanistan'a götürülmesi ve orada kendilerine "Pontus devleti"ni kurma yönünde eğitim verilmesi gibi "itiraf"ta da yer alan gelişmeler hepten gerçek dışı mıdır? Yooo.... İşin aslını bilmiyoruz ama gerçeklikle bağını hepten koparmış böyle 8-10 kişiyle değil sadece Türkiye ve Yunanistan'da, dünyanın her yerinde karşılaşılabilir. O halde, Türkiye'den 10, Yunanistan'dan 20 "deli"nin bir araya gelerek (silah filan da yok) boş hayallere dalmasının üzerine gazetelerin "mal bulmuş" gibi saldırması yerinde bir davranış mıdır? Okurlarına olur olmaz haberlerle sürekli diri tutulan bir "parçalanma" korkusu pompalamak gazetecik kitabında yazıyor mu?
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |