|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Seçimlerden sonra, daha güzel bir Türkiye kurulacağına dair inancımız pekişiyor. Bakmayın siz Mesut Yılmaz'ın 28 Şubat sopasını sallayarak felâket tellâllığı yapmasına. Veyahut siyah ampul afişiyle, Türkiye'nin karanlığa gömüleceği mesajını vermeye çalışmasına. Piyasalardaki rahatlama, seçim sonrası iyimserliğinden kaynaklanıyor. Tedirginlik
Elbette imtiyazlılar tedirgin. Bu yeni dönemde, hiçbir genel başkanı, çıkmasını istedikleri kanunların başına nöbetçi dikemeyecekler. Veyahut yasaları diledikleri gibi çiğneyemeyecekler. 3 Kasım'ın havası bile, İş Doğan ile POAŞ'ın birleşmesinin önünü kesti. Küçük tasarrufçu korundu; Aydın Doğan ile İş Bankası'nın, 1.2 milyar dolarlık borçlarını, Petrol Ofis'e yüklemesi engellendi. ANAP
Yılmaz'ın negatif reklamı, ANAP'a fayda sağlamadığı gibi, Avrupa Birliği konusunda da inandırıcı olamıyor. 1 Temmuz 2002'de, henüz seçimler ilân edilmemişken liderler zirvesinden "hükûmetteki istikrarın AB'den önemli olduğu" kararı çıkmamış mıydı? Gerekli yasal düzenlemeler, MHP'yi idare etmek adına bir türlü gerçekleştirilememişti. Sonradan, hükûmet dağılma istidadı gösterince, birkaç gün içinde kanunlarda çok önemli değişiklikler yapıldı. Dehap'ın, seçime girebileceğinin Yüksek Seçim Kurulu tarafından açıklanması da, Avrupa Birliği'nden yeterli getiriyi sağlayamayan Mesut Yılmaz'a ikinci darbeyi vurdu. ANAP lideri "AB'nin yolu Diyarbakır'dan geçer" sloganıyla, Dehap seçim dışı kaldığı takdirde, bu partinin oyunu çekebileceğini düşünüyordu. ANAP cenahında durum vahim! Polemik
Kamuoyu araştırmaları CHP'deki tırmanmanın durakladığını gösteriyor. Ama son hafta, kutuplaşma iyice bariz hale geldikçe, sol oylar CHP'ye akabilir. Deniz Baykal, bazı konularda polemiği seviyor. Meselâ Aydın Doğan'ın gazetelerinin teşviki ile Bozüyük zirvesinin takipçisi olacağını açıklamıştı. Aslında, zirvenin takipçisi, CHP liderinden ziyade, Doğan Grubu'nun yazarları. Kanal 7'deki programda, bir yandan Derya Sazak, bir yandan Okay Gönensin, Tayyip Erdoğan'ı sıkıştırmaya çalıştılar: "Neden Halis Toprak ile görüştün?" diye onu sorguladılar. Mehmet Barlas, meslektaşlarının hafızalarını tazelemelerine fırsat verecek bir hatırlatma yaptı. "Neden sizler, Etibank, Fon'a devredilmeden önce ve sonra, Zafer Mutlu ile Dinç Bilgin'in, devletin en ileri gelenleriyle görüşme yapmasını hiç eleştirmediniz? Aynı hassasiyeti göstermediniz?" Ya CHP?
Aslında hedef tahtası haline getirilen AK Parti ve lideri hakkında söylenmedik söz kalmadı. Tayyip Erdoğan'ın Halis Toprak ile görüşmesi mesele haline getirildi. Peki, Deniz Baykal, Alaaddin Çakıcı ile ilişkisi olduğunu bile bile Korkmaz Yiğit ile görüşmemiş miydi? Fikri Sağlar'ın, "Kod Adı Susurluk" kitabından: (Bak. Sayfa 28) "...Korkmaz Yiğit, CHP'nin elinde kendisiyle ilgili bilgiler olduğunu Aydın Doğan'dan öğrenmiş, Deniz Baykal'dan randevu istemişti. Sağlar'ın, "Yiğit'le görüşmeniz sakıncalı olmaz mı?" sorusuna Baykal, "Hayır, bir dinleyelim bakalım ne diyecek" cevabını verdi." Baykal, Korkmaz Yiğit'le görüştükten sonra Fikri Sağlar'ın da görüşmesini istiyor; fakat onu ikna edemiyordu. Üstelik Baykal, Alaaddin Çakıcı ile Korkmaz Yiğit'in bant kasetini "iki televizyonu, üç gazetesi olan bir kişinin husumetini çekmeyelim" gerekçesiyle CHP Genel Başkanı olarak açıklamayı uygun görmüyor, sorumluluğu Fikri Sağlar'ın omuzlarına bırakıyordu. Bugün, CHP dokunulmazlıklar üzerinde de duruyor. Ama dün (1998'de), duble yol konusunda ANAPlı Bayındırlık Bakanı Yaşar Topçu aleyhine verilen soruşturma önergesine karşı çıkan, Topçu'yu dokunulmazlık kalkanıyla koruyan CHP'li milletvekilleri değil miydi? Baykal, geçmişe bir sünger çekmiş, yarınlar için umut vaad ediyor. Çok güzel. Ama bu işi, Tayyip Erdoğan'ı suçlayarak yapması garip kaçıyor. AK Parti'nin programında, henüz Baykal dokunulmazlık meselesini bir propaganda malzemesi olarak kullanmadan çok önce, dokunulmazlıkların sınırlandırılacağı hususu yer alıyordu: "Siyaset bir rant aracı görüntüsünden kurtulacaktır. Milletvekilleri ve bakanların yargılanmaları önündeki anayasal engeller kaldırılacak, dokunulmazlık, milletvekillerinin oy ve sözlerine inhisar ettirilecektir." (Kalkınma ve Demokratikleşme Programı. Siyasi İlkeler Bölümü) Ama, her iki parti liderinin birbirleriyle yarışırcasına dokunulmazlık konusuna değinmeleri faydalı bir gelişme. Çünkü, seçimlerden sonra bu sözlerinin gereğini yerine getirmek zorunda kalacaklar. İş Bankası ve CHP
Tayyip Erdoğan'ın CHP'nin bir medya grubuyla işbirliği yaptığı iddiası çok gürültü kopardı. Peki, İş Bankası POAŞ'ta Doğan Holding'le ortak değil mi? İş Bankası'nın 4 yönetim kurulu üyesi CHP tarafından atanıyor. Bunların ikisi aynı zamanda CHP'den milletvekili adayı. İsimleri hatırlatalım: Bülent Tanla ve Kemal Kılıçdaroğlu. CHP kontenjanından İş Bankası İdare Heyeti'ne giren Baran Tuncer, Aydın Doğan'ın gazetesi Radikal'de günlük makaleler yazıyor. Aydın Doğan'ın İş Bankası'na kredi borcu yok mu? Doğan Holding'e verilen kredilerde CHP'li yönetim kurulu üyelerinin imzası bulunmuyor mu? Bu işin bir yönü. Öte yandan, Anayasa'nın 69'uncu maddesine göre, siyasi partilerin ticari faaliyette bulunmaları yasak değil mi? Neden, Kanadoğlu, CHP'ye, ticari faaliyetinden dolayı ihtar cezası vermeyi düşünmedi? Düşünmedi, çünkü bu yasağın müeyyidesi yok. Ama, partinin adı CHP değil de AK olsaydı, Kanadoğlu herhalde farklı bir gayret sergilerdi. Arınç ve başörtüsü
Bülent Arınç'ın "Başörtüsüne" ilişkin tesbitleri de geçtiğimiz hafta tartışılan konuların başında geliyordu. Başörtüsünü, tabu haline getiriyorlar. "Hassas çevrelerin" ikna edilmesi gerektiğini söylüyorlar. Oysa, bir sorun varsa -ki var- siyasetçinin bu sorunu çözme gibi bir de görevi var. Arınç, haklı. Milletten alınan destek, korku ve endişelere kapılarak heba edilmemelidir. Bülent Arınç'ın "başörtüsüne" takılanlar, CHP'li Yaşar Nuri Öztürk'ün "Bütün peygamberler sosyal demokrat" cümlesini görmezden geliyorlar. Bundan alâ din istismarı olur mu? Asker ve siyaset
Bir de "asker" sopasını kullananlar var. Sadece "28 Şubat tekrar eder" diyen Mesut Yılmaz değil. Gazeteciler dahi, son çare olarak "Asker, AK Parti iktidarına izin vermez" iddiasını yayıyorlar. Halbuki, Türk ordusu, hiçbir zaman millet ile arasını açmaya yeltenmemiştir. Siz hiç Türk Silahlı Kuvvetleri'nin, hemen seçim sonrası darbe yaptığını gördünüz mü? Militarizmi en had safhaya taşıyan iki kişi var. Biri Cem Uzan. Star gazetesi, hem de Cumhurbaşkanı'nın ismini kullanarak "rejim uyarısı" diye manşet atmış.(Star 25 Ekim 2002) Diğeri Kemal Derviş. Derviş, Türkiye'deki askeri darbeleri övüyor, hep ihtiyaç olduğu zaman bu darbelerin gerçekleştiğini söylüyor. Ona en güzel cevabı arkadaşı Can Paker, Haber-X'de veriyor: "Demokrasiler sosyal yaşamın her kesitinde, mutlak ve değişmez doğruların olmadığı ve bu nedenle, halkın ortak aklına müracaat etmenin dışında, insanlığı mutluluğa götürecek başka bir yöntem bulunmadığı felsefesine dayanır. Askeri müdahaleler neyi doğru yapmıştır? Menderes'in idam edilmesi mi doğrudur? Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının, genç yaşta beyaz gömlek ve sehpaları tanımaları mı doğrudur? 1983'te yapılan ve çağdaş hukuka uymak için değiştirme mücadelesi verdiğimiz son Anayasa mı doğrudur?" Kemal Derviş, 1960'ların "CHP+Ordu=İktidar" formülünü hâlâ terk edememiş görünüyor.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |