|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Bahar zamanı dedik ya! Dutçuların gelmediği bir sokak ne işe yarar Allahaşkına... Tamam! Dut ağaçları olan semtler var ama siz dutçu olsanız oralara mı giderdiniz? Hem dut ağacı olsa ne olur ki?.. Mahallenin çocuklarına dut mu dayanır?... Dutçu olsanız elbette ki duttan henüz yeterince nasiplenmemiş bir semt bulurdunuz değil mi? Dutçular da öyle yapardı. Tiz bir şekilde arka arkaya tam iki defa "Dut ye bal ye! Dut ye bal ye!" diye bağırırdı. Bir tarafında kara bir tarafında beyaz dut dolu veya sadece beyaz dut dolu tabla biri önde diğeri arkada mintanlarının kolları dirseklere kadar sıvalı iki kişi tarafından taşınırdı. Altına her ikisinin de tutacağı kollar çakılı tablayı taşıyan bu dutçular sokakta öyle uzun süreli kalamazlar. Aceleleri varmış gibi çabuk çabuk girer ve çıkarlardı. Aynı balıkçı tablaları gibi yuvarlaktı dutçuların tablası. Etrafının yarısından biraz fazlası ince tahta ile çevriliydi. Onlar da balıkçı tablaları gibi mavi veya kırmızı boyalıydı. Bu tablaların üzerine renkli bir muşamba serilir ve tablanın etrafına dizdikleri geniş incir yapraklarının - niye incir yaprakları serili olduğunu da hiç bir zaman anlayamadık ya - çevrelediği alanda tepeleme dutlar dolu olurdu. Orta yerlerinde gül, zaman zaman başka bir çiçek oturtulurdu. En üstte ise muhakkak sakız gibi bembeyaz bir tülbent. Zaten tablanın içini bu tülbenti kaldırınca görürdünüz. Bu tülbent dutları tozdan, topraktan ve güneşten korurdu. Dutçu sokağa girince her satıcının etrafını saran çocuk kalabalığı onların da etrafını sarardı. Alıcısı çıktığında tabla, varsa yüksekçe bir yere itina ile bırakılır, eğer alıcı tabak veya sahan getirmemişse kese kağıdına dar ve uzun bir kürekle özene bezene dutlar doldurulurdu. Dut narin bir meyvadır, dutçu o yüzden özene bezene, adeta incitmemeye çalışarak doldururdu kese kağıdını. İşleri biter bitmez de yine o eski aceleci tavırlarıyla ama mutlaka "Dut ye bal ye! Dut ye bal ye!" diye bağırarak çekilirlerdi. Beyazıd ve Beyoğlu yakasındaki ahalinin yediği dutların ekserisi Mecidiyeköy'den gelir. O zamanlar Mecidiyeköy'de Ali Sami Yen Stadı'nın karşısındaki bölge henüz binalarla istila edilmemiştir ve alabildiğine bir dut bahçesidir. İnsanlar tatil günlerinde çoluk çocuk dinlenmeye buralara gelir ve akşama kadar kalır. Yalancı dolmalar, börekler, ayranlar, şuruplar ve daha bir sürü nevale geniş örtülerin üzerine serilir ve afiyetle taam edilir, gramafon veya plaklar çalınır, velhasılı bir pazar keyfi yaşanır. Bütün bir aile 7,5 liraya girer bu bahçeye ve bir dut ağacının altına oturur. Yalnız dut ağacından kendisi dut toplayamaz. Çok sinirli bir sahibi vardır bu bahçenin. Gelenlerden birisi ağaca çıkıp dut toplamaya başlarsa kıyametler kopararak gelip dünyayı başınıza yıkar. Ama eğer ağaca çıkmayıp bahçe sahibine dut yemek istediğinizi söylerseniz size bir sepet dolusu dut toplar ve verir. Akşama dönerken de bir dut sepeti hakkınız vardır ve gelenlerden hemen hiç kimse bu bir sepet dut hakkını bırakmaz. Sabahın kaba kuşluğunda sokak dutçularının tablasından biraz daha küçük olan tablalarıyla bu bahçeye gelip dut alan dutçular şehre yayılır. Üstelik yayan. Kimisi Teşvikiye, Nişantaşı, Kurtuluş, Pangaltı, Kasımpaşa taraflarına, kimi boğaz semtlerine, kimi de Mısır Çarşısı'nın önüne, iskele meydanına ve durmadan bağırırlar "Dut ye! Bal ye!" diye. En fazla iki saat içinde de dutlar bitiverir. Kim bilir? Belki hâlâ bir yerlerde tablalarını taşıyarak "Dut ye bal ye! Dut ye bal ye!" diye bağırıyor ve müşterilerini arıyorlardır. Siz seslerini duyuyor musunuz? Sakalar
Sokak çeşmelerinin tarihe karışmasıyla birlikte hayatımızdan çekilen bu sakalar sokak gürültücülerinin herhalde en sessizleridir. Zira işleri gürültü için pek elverişli değildir. Onlar sokak çeşmelerinden doldurduğu tenekeleri eşeğine yükleyip suyu ısmarlayan eve götürür, hepsi o kadar.. Eşeğinin arkasında sigarasını tüttüre tüttüre yavaş yavaş girdiği sokakta bağırmasına gerek de yoktur. Onun sokaktaki bütün gürültüsü arada bir eşeğine "Deeh!" veya "Çüşş!" diye seslenmesinden, çok nadir olarak da "Saka geldi, su geldi." şeklinde, o da su ihtiyacı olan evlere duyurmak için hafifçe bağırmasından ibarettir. Buna eşeğinin tozlu yollara vuran ayak sesleri ve eşeğin sırtındaki su dolu tenekelerden gelen gürültüleri ekleyebilirsiniz ancak. Bu seslerle onun sokağa girdiğini anlayan evlerden bir ikisi "Bize iki teneke. Bana dört teneke!" diye ihtiyacını söyler. Fazla su ihtiyacı olan "Bana dört teneke, bir de ikindiye yakın getirirsin!" der. Sakaların önceleri, sokak çeşmelerinde kimsenin itiraz etmediği bir üstünlüğü vardı, ama daha sonraları bu hakimiyetleri bizzat kadınlar tarafından yıkıldı ve sokak çeşmesinin başında onlar da sıraya girmek mecburiyetinde bırakıldı. Sokak çeşmelerinden doldurdukları takriben 20 -25 litrelik tenekeleri pırıl pırıldı. Bu tenekelerin üst taraflarında iri bir kulpu olur, bir de kapaklı ağzı. Bu kapakla zaman zaman çeşmenin başına gelen, oyun oynarken susuzluktan içi yanmış çocuklara su verir ve çocuklar bundan epey bir keyif alırdı. Bu tenekelerin eşeğin semeri üzerinde tahtadan kasaları vardı. Bunlar tenekelerin düşmemesi için biraz eğimli yapılmıştır. Bu kasaların açık yanlarından bir tarafına da bir zincir, kalın bir çamaşır ipi veya kalın, sağlam ve enli bir lastik raptedili olurdu. Bu zincir veya çamaşır ipinin boş kalan uçları tenekeler kasaya yerleştirildikten sonra önden arkaya veya arkadan öne doğru kancasının yuvasına takılır ve böylelikle tenekeler düşmekten korunurdu. Sakanın tenekeleri kasasına koyması biraz zahmetliceydi Tenekeler dolunca eşeğini yaklaştırır ve önce bir tanesini kasasına koyar, bu yükten dolayı eşeğin dengesi birazcık bozulur, saka hemen zincir veya ipin kancasını yuvasına geçirir, sonra başka bir tenekeyi öbür tarafa yerleştirirdi. İkinci tenekeleri koymak ilkinden biraz daha zordu. Tenekelerden ikincisi kasaya yerleşince denge iyice bozulur bunun için saka bir eliyle bir tenekesi konmamış diğer kasayı dengeyi sağlamak için aşağıya bastırır öbür eliyle de tenekeyi kasaya koyardı. Zaman zaman ufak tefek kazalar da olurdu. Eşek bu yükleme esnasında huysuzluk yapıp tenekenin veya sakanın düşmesine sebep olabilirdi. Sakalardan bazılarının öfkelenip eşeğini, ahalinin bütün karşı çıkmalarına rağmen dövdüğü ve hayvancığı acı acı anırttığı da olurdu ama böyle bir olayla sık sık karşılanmazdı çok şükür. Sakaların getirdiği sular evlerde kova, küp, kazan ve bakır da denilen bakraçlara konulurdu. Küp veya diğer kaplar dolu olur da sakanın getirdiği suyu koyacak kap bulunmadığı zamanlar, evin kadını sakaya "Bu kadar erken gelinir mi?" diye söylenmeye başlar, ama yine de ne yapar ne eder sakanın getirdiği suyu almaya bakardı. Komşuluğun kıymeti böyle durumlarda daha iyi ortaya çıkar, yakın komşulardan yedek kova ve kazanlar istenirdi. Tenekesi 25- 30 kuruş gibi bir paraya alınan bu sularla ev yıkanır paklanır ve su ile ilgili diğer bütün işleri görülürdü. Elbette ki su ihtiyacı sadece sakalarla giderilmezdi, evin kadınları ve yetişkin kızları evin günlük suyunu kovalarla taşırdı. Bazen az bir su gerekiyorsa bu görev evin çocuklarına verilir, fakat çocuklar çoğu kere su taşırken suyu unuturak oyuna dalar, annesi veya ablası tarafından yakalanıp azar üstüne azar işitirdi. Sakalara daha çok çamaşır günlerinde veya acil durumlarda başvurulurdu.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |