|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Şu günlerde bana "Türkiye'nin hali nasıl?" diye soracak olsanız, "Bayram Meral'in hali gibi!" derim. Sendikal hayatımızın üzerine çökmüş "oligarşi"nin mümtaz isimlerinden birisi olan Meral'in imzasını bir hafta içinde birbiriyle taban tabana zıt iki bildiride gördük. Bu bildirilerden ilki 175 sivil toplum kuruluşunu bir araya getiren ve Avrupa Birliği'ne destek amacıyla kaleme alınmış olanıydı. İkincisi ise, Cumhuriyet gazetesinin bir tam sayfasını tahsis ettiği 130 imzalı Avrupa Birliği karşıtı bildiri. Bayram Meral, kimsenin hatırı kalmasın diye olacak her iki bildiriyi de imzalamış. Düşünün, ülkenin en büyük sendikal örgütünü yıllardır yönetmekte olan bir sendikacı, AB üyeliği gibi herkesten önce işçileri ilgilendiren bir meselede ne kadar ciddi! Gazeteciler haklı olarak, Meral'e bu işte bir tuhaflık olup olmadığını sormuşlar. İşte cevabı: "AB karşıtı bildiriye imza bugünün olayı değil. Onu, iki aydan fazla oluyor, AB Temsilcisi Karen Fogg'un dengesiz lafları üzerine imzalamıştık. Meral Hanım'ın organize ettiği bildirinin ise bazı bölümlerine itiraz etmiştim. Bizim ille de AB olsun da ne olursa olsun diye bir şartımız yok. Biz, AB'ye gireceksek onurumuzla girmek istiyoruz."(!) Unutmayın, bu hepten tutarsız açıklamayı ülkenin en büyük işçi örgütünün tepesinde oturan birisi yapıyor... Karen Foog'a kızdık AB karşıtı olduk, Meral Hanım'ı kıramadık AB yandaşı olduk! Oh ne âlâ memleket! "Sendikal hayatımızın üzerine çökmüş oligarşi", diyordum. Söyleyin hangi hayatımız oligarşik yapıda değil ki!.. Rekabet kurallarına kapılarını kapamış iş dünyası; sayıları hiç de az olmayan "sendikacılar"ın gönüllerine göre düzenlenmiş çalışma hayatı; bir grubun eline geçmiş "medya"; daha pek çok çevre ve nihayet kimi düşünürlerin insanı en fazla yücelten alan olarak tarif ettikleri "siyaset" alanı... Hepsi, ama hepsi de "oligarşik" bir yapı arzetmiyor mu? Sizi bilmem ama ben yazımın başlığında da belirttiğim gibi Türkiye'nin şu son dönemde girdiği süreçten pek memnunum. Şimdilik bırakalım diğer alanları, ama hemen hepsini zaten yola getirecek güçte olan en önemli alanda, yani "siyaset"te tünelin ucu nihayet görünüyor gibime geliyor. Önceden de söylediğim gibi, bu ülkenin iç dinamikleri zaten fazlasıyla kuruduğu için, "siyaset"in yolu da AB üyeliği etrafında gelişen tartışmalarla açılıyor. Bir ülkenin bir "üyelik" dolayımıyla "siyaset"i keşfetmesi tabii ki hüzün verici; ama ne yaparsınız ki tek yol bundan ibaret... Saadet Partisi ve AK Parti gibi iki muhafazakar sağ partinin sergilediği "performans"a bir bakın. İkinci parti (Ahmet Taşgetiren'in geçen gün haklı olarak altını çizdiği gibi) "füzenin havada ikinci kez ateşlenmesi" gibi gereksiz metaforlara kendisini biraz fazla kaptırsa da, muhafazakar sağın (yani "onların" diliyle "dinci sağ"ın!) AB üyeliği yolunda gösterdiği kararlılık büyük basını manşetlerden manşet beğenmeye zorluyor! Hadi bakalım! "İrtica" nasıl oluyormuş görelim bakalım! Vatandaşlarının daha fazla hürriyete ve refaha kavuşmaları için "siyaset"i nihayet keşfeden "dinci partiler" mi "ilerici", yoksa hâlâ anlamsız bakışlarla "Ülkeyi AB'ye ya sokarım, ya sokarım!" diyerek elini masaya vuran "liberal sağ" ya da artık tek bir metinde de uzlaşabilen milliyetçi sağ ya da sol mu "mürteci"? Meraklanmayalım; AB'ye destek veren partilerin aralarındaki "renk" farkı silinmeyecek. Ama en azından, "red cephesi"nin asıl "siyaset dışı" bir konumda olduğu nihayet ortaya çıkacak. Bu zamandan sonra artık bol keseden atılan "kilişeler"le siyaset yapmak yok... "Türkiye Cumhuriyeti'ni Kuran Türk Ulusuna Çağrı" benzeri ulusu bağımsızlığa çağıran ama özgürlük ve refahtan uzak tutan çağrılarla "siyaset" yapma devri artık bitiyor. Artık kimse vatanseverleri hür ve müreffeh kılacak yolu göstermeden siyaset yapamayacak... "Siyaset" artık olması gerektiği gibi, ancak bu dille konuştuğu zaman muhatap ya da seçmen bulacak. Marşlarla, sloganlarla, efsanelerle seçim almak artık nihayet hayal oluyor... TÜSİAD için "Türkiye'nin AB Üyeliği, Yabancı Yatırımlar ve Ekonomik Büyüme" başlıklı bir rapor hazırlayan Prof. Asaf Savaş Akat, "Zenginliğin yolu Avrupa'da" diyor. Akat'a göre, Türkiye'nin AB dışında kalması durumunda 2012 yılında kişi başına milli gelir 3 bin 258 dolarla sınırlı kalacak. AB'ye dahil olması durumunda ise bu rakam 8 bin 958 dolara kadar yükselebilecek. Tamam, Akat'ın verdiği bu rakamlar en iyimser tahmine göre; ama bakın en kötümseri de hiç fena değil: 2012 yılında kişi başına gelir 4 bin 821 dolar. TÜSİAD, Akat'ın raporundan hareketle "yabancı sermaye"nin Türkiye'de büyümenin lokomotifi olacağını ve bunun da ancak AB'ye yönelmekle mümkün olabileceğini açıklıyor. TÜSİAD'tan Can Paker'in açıklaması da şöyle: "Türkiye'nin arasında tercih yapması gereken alternatifler ortadadır. Ya Kopenhag Kriterleri karşılanacak, AB'den müzakere tarihi alınacak, hem siyasi, hem ekonomik açıdan güçlü bir Türkiye'nin yolu açılacak ya da bir ileri iki geri yerinde sayan, bölgesinde istikrar unsuru olmaktan uzak bir ülke konumuna düşülecek." Ne diyorsunuz? Akat, Paker, TÜSİAD çok mu hayalci? Olmayacak duaya "amin" mi diyorlar? Olabilir; ben önümüze getirilen bu rakamları doğrulayacak donanıma sahip değilim. Ama şunu istemek herhalde, benim gibi sizin de hakkınız: Bu durumda gizli ya da açık olarak Türkiye'yi AB üyeliğinin dışında tutmak isteyen çevreler (parti, sendika, sivil toplum, resmi toplum, her kimseler) önlerine konan bu rakamları, bu tahminleri çürütmek ve bunların yerine ülkenin parlayan ekonomik ve siyasi geleceğinin başka nerelerde olduğunu bize açıkça anlatmak zorundadırlar. Öyle "çağrı" ile filan değil; basbayağı niceliksel çalışmalarla. Söylediğim gibi, bana göre Türkiye ilk kez olması gereken "siyaset"le tanışıyor. Yani vatandaşların hürriyetleri ve refahlarından söz eden bir siyasetle. Ve eminim bu süreç büyük bir hızla gelişip "eski" siyasetleri hızla yok edecek. Ama takdir edersiniz ki bu sürecin az da olsa zamana ihtiyacı var. Dolayısıyla, bir erken seçim, hele de önümüzdeki sonbaharda yapılacak bir erken seçim, bu süreç henüz gelişimini tamamlayamadığı için hiç mi hiç hayırlı sonuç doğurmayacaktır. Toplumun bu yönde hiç değilse bir yıla ihtiyacı var. Hürriyetlerinin ve refahının nerede olduğunu doğru "siyaset" aracılığıyla keşfedebilmesi için en az bu kadar bir zaman... Siz DYP'yi, MHP'yi (BBP'de dahil) bu süreç tamamlanınca görün... Bakalım seçmen "siyaset"ten ne bekleyecek ve seçimini nasıl yapacak?.. Sonuç olarak, iyimser olmamız için şartlar hiç bu kadar olgunlaşmamıştı... Aynı hafta içinde birbiriyle taban tabana zıt iki bildiriyi imzalayabilen sendika liderlerinden kurtulacağımız günler artık çok uzakta değil...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |