T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Yetmişbeş

Ortada, elle tutulur, gözle görülür, hissedilir ya da en azından umut bağlanabilir bir siyasi belirlilik varmış gibi, her erken seçim talebinin önüne "siyasi belirsizlik ve istikrar" endişesiyle dikilen anlayıştan da gına geldi artık. Son olarak Merkez Bankası Başkanı'nın da bu koroya katılması ve "seçim yapılması yeni Meclis ve hükümet kurulması demek. Bu siyasi belirsizliktir" şeklinde konuşması da bu bunaltıcı istikrar baskısının tuzu biberi oldu. Toplumdaki oy dağılımı ile Meclis'teki yapı üst üste konulduğunda bir ortak küme bulabilme imkanı kalmamışken; hala mevcut siyasi statükoda ısrar etmenin adı, ne istikrardır ne de siyasi belirlilik. İlk seçimde hacimlerinin ne olacağı belli olmayan partilerin idaresindeki bir hükümet ya da isminden başka "güçlü" bir yanı olmayan "güçlü ekonomiye geçiş programı", ne kadar zorlansa da bir belirliliğe tekabül etmiyor.

Türkiye sadece, hükümet işbaşında kalmayı hak etmediği için değil aynı zamanda birbirinden önemli hayati konuların karara bağlanması açısından da seçime ihtiyaç duyuyor. Çünkü, bu göreceli istikrar havası; sözgelimi AB, sözgelimi demokratikleşme gibi konularda işlerin bizzat hükümet ortakları tarafından savsaklanmasına imkan sağlıyor. Bu savsaklama yüzündendir ki Türkiye, yıl sonuna kadar hem AB'nin müzakere yapmayı ilan edeceği 10 aday ülke arasına giremeyecek hem de aynı sürecin bir sonucu olarak Rum Kesimi için düğmeye basılacağından Kıbrıs konusunda diplomatik haklılığından bir parça daha yitirecek.

Çünkü, hiçbir iktidar partisinin taşın altına elini koymak gibi bir riski üstlenmeyeceği belli oluyor. İş işten geçtikten sonra da nasıl olsa birbirlerini suçlayacak kadar malzemeye sahip olduklarını düşünüyorlar.

Başbakanı toplantılara icabet edemeyecek kadar var ile yok arasında tüzel bir varlığa dönüşen hükümet, Meclis'teki sayısal çoğunluğun sunduğu avantajla siyaset oyununun böylesine rahat oynamasına rağmen ülkedeki gerçek, bambaşka bir şekilde tezahür etmektedir.

Mesela, muhalefet partileri tarihte hiç olmadığı kadar güçlü bir halk desteğine sahiptirler. Buna karşılık iktidarın halk desteği tarihi bir erozyona uğramıştır. Kamuoyu araştırmalarına göre, kararını vermiş seçmenlerin ortalama yüzde 75'i oylarını bugün iktidarda bulunmayan partilere vereceklerdir. Yani, bir başka ifadeyle Meclis'in bugünkü yapısı bir sandık darbesiyle tersyüz olmaya namzettir. Dolayısıyla iktidarın ve de dolayısıyla ülkedeki güç dengelerinin dağılımı da öyle.

Peki, bir hükümetin düşmesi ve seçimin erkene alınması için bu kadar çok şart bir araya gelmiş olmasına rağmen, neden hala muhalefet ülkedeki bu eğilimleri örgütleyip Türkiye'yi sandığa götüremiyor?

Çünkü, 75'in çekme kuvveti sistemi yeninden kıpırdatmaya yetmemektedir.

Çünkü, bu rakam merkezdeki güç dengeleri ile harmanlanıp yeniden oranlandığında küsürat seviyesine inmektedir.

Aslında hepimiz, bir taşın yanlış konulmasının, yığınakta yapılan bir hatanın ileride nasıl telafisi güç arızalar doğuracağının apaçık sergilendiği bir yarı-demokrasi labaratuvarında yaşıyoruz.

12 Eylül'ün çürük zeminine rağmen Özal'lı yıllarda yaralarını sarmaya başlayan demokrasi kurumlarını geliştirme yoluna girmek üzereyken 28 Şubat darbesini yemiştir. Bu yüzdendir ki bizim demokrasimizde halk desteğinin bir partide toplanmasının ya da bu desteğin bir partiden esirgenmesinin değeri normalden farklı gerçekleşmektedir.

Yani, halk desteğine sahip olmak iktidar garantisi sağlamamakta, halkın desteğinden mahrum olmak da koltuğu terketme zorunluluğu getirmemektedir. 28 Şubat'ın demokrasi literatürümüze kattığı yeni pratik budur.

Bu yüzdendir ki, sistemin yönelimleri halkın yüzde 75'inin ne dediğine bakılarak belirlenmiyor. Aynı yüzde 75 AB'ye "evet" diyor, başörtüsü yasağına "hayır" diyor, siyasi yasaklar "kaldırılsın" diyor ya da "Ecevit gitsin" diye haykırıyor. Ama bunların hiçbirisi siyasi ve toplumsal planda, bu ezici çoğunluğun talebine paralel sonuçlanmıyor.

Normal olanla, kutsal olan yani; devletin yüksek çıkarlarının, gizli gerçeklerin, hikmet-i hükümetin temsilcisi olan azınlık yer değiştirmiştir.

İktidarın azınlıkta, muhalefetin çoğunlukta olması da işte bu yer değiştirmenin tabi sonucundan başka bir şey değildir.


12 Haziran 2002
Çarşamba
 
MUSTAFA KARAALİOĞLU


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED