|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Geçtiğimiz yıl bugünlerde Avrupa Birliği (AB) Komisyonu'na, hükümetimiz tarafından hazırlanıp kabul edilen Ulusal Program teslim edilmişti. Söz konusu Ulusal Program'ın hazırlanmasından önce ise AB Komisyonu, adaylık sürecinde Türkiye'nin yapması gerekenleri kısa ve orta vadeli olarak tek tek sıralayan Katılım Ortaklığı Belgesi adıyla bir belge vermiş ve Türkiye'den bu belgede yazılı olanları 2004 yılına kadar yapmasını istemişti. Bu gelişmelerle ilgili süreç, Aralık 1999'daki Helsinki Zirvesi'nde Türkiye'nin aday ülke olarak kabul edilmesiyle başlamıştı. Ulusal Program'da kısa vadeli olarak yapılması taahhüt edilenlerin küçük bir bölümü ancak yerine getirilebildi. Bir aydır bu çerçevede yaşanan tartışmaların taahhütlerin yerine getirilmesinden çok yerine getirilmemesine yönelik olduğu anlaşılıyor. Öyle olduğuna göre netice alındı demektir. Şimdi yıl sonu hedef olarak gösteriliyor, bakalım Aralık'a kadar neler yapılacak, neler tartışılacak? Tartışmalarda taraflar yer değiştirdi...
Bu süreçte ilginç diyebileceğimiz gelişmeler yaşanmıştır. Ta başından beri konunun Türk kamuoyu tarafından iyi anlaşılmadığını, devlet ve siyaset elitinin konuyu adeta toplumdan kaçırırcasına hareket ettiğini, akıl almaz zikzaklar çizildiğini ve zaman içinde lehte ve aleyhte olan kesimlerin değiştiğini gözlemekteyiz. Bu konudaki en önemli gelişme, doksanlı yalların ortalarına kadar toplumun çoğunluğu AB'ye tam üyelik konusuna olumsuz bakarken ve özellikle siyasal birliğe karşı bir tutum içerisinde iken bugün bu eğilim tamamen ortadan kalkmış ve toplumun yüzde yetmiş beş, seksen gibi son derece büyük bir bölümü tam üyelik konusunda olumlu bakmakta ve hatta bir an önce bunun gerçekleşmesi için sabırsızlanmaktadır. AB konusuna olumsuz bakan taraflar hep vardı. Fakat bugün tarafların değişmiş olduğunu görüyoruz. Yakın zamana kadar dindarlar ve gelenekçi kesim "AB'ye Hayır" , "Onlar Ortak, Biz Pazar" diye sloganlar atarlarken bugün bu türden sloganları devlet yapısı içerisinde belli bir gücü ve ağırlığı olan çevreler dile getiriyorlar. Dün karşı olanlarsa bugün "AB'ye evet" diyorlar. AB'ye "evet", "hayır"?
Ortada bir problem olduğu açık. Dün "hayır" diyenler neden karşı idiler? Bugün "evet" diyenler neden olumlu bir duruş gösteriyorlar? Öncelikle bunun iyi tahlil edilmesi gerekir. Bu tutum değişikliğinin arkasında yatan gelişme doğru dürüst okunmadıkça tartışmalarla bir noktaya varmak imkanı da yoktur. Geniş toplum kesimlerinin tutumlarındaki duruş değişikliğinin temelinde Türkiye'de son yıllarda yaşanan siyasal gelişmelerin ve vatandaşın oyunun sistem içerisindeki etkisinin anlamasızlaşmasıyla yakından ilgili olduğunu düşünmekteyim. Doksanlı yılların ortalarına kadar Türk seçmeni, sandıktan çıkan irade ile mevcut sorunlu yapının değiştirilebileceğine, sistemin dönüştürülmesi için oy gücünün ve sandıkta beliren iradenin yeterli olduğuna inanıyordu. Böyle bir kabul doğal olarak oyu, sandığı ve siyasal mücadeleyi anlamlı kılıyordu. Zira bir toplumda insanlar siyasal mücadeleyi iktidarı dönüştürmek ve sistemi oy gücüyle "daha iyi" hale getirmek için yürütürler. Nitekim doksanlı yılların ortalarına kadar siyasetin sistemin dönüştürülmesinde etkili araç olduğuna inanılıyordu. Ne var ki doksanlı yılların ortalarından bu yana yaşanan gelişmeler Türk insanındaki bu ilkesel duruşu yıktı ve oy gücünün, sandıkta ortaya çıkan iradenin ve hatta sandık yoluyla iktidara ele geçirmenin sorunları çözmek ve sistemi dönüştürmek için yeterli olmadığı, sandıkta beliren iradenin önünde çok önemli engellerin olduğu ve bunları aşmanın siyasetle imkansız olduğu kanaati yerleşmeye başladı.
AB karşısında radikal değişiklik...
İşte bu kanaat Türk insanının AB'ye karşı duruşunda radikal diyebileceğimiz bir değişikliğe yol açtı. Artık Türkiye'de mevcut sistemin dönüştürülmesi ve böyle devam etmenin imkansızlığına inanan geniş kesimler oy gücüyle, sandıkta beliren irade ile bunun gerçekleşmesinin imkansız olduğunu görüyorlar. Türkiye'nin AB'ye tam üye olması durumunda yaşanacak gelişmeler sürecinde siyasi ve idari dönüşümün zorunlu olarak gerçekleşmesinin mümkün olacağını düşünüyorlar. Yani geniş toplum kesiminin AB'ye tercih etmesi ve tam üyeliğe olumlu bakması öncelikle sistemin değişmesi ve dönüşmesi hedefine yönelik bir stratejik tercihi ifade ediyor. Oysa ki bugünlerde "AB'ye hayır" kampanyasını yürütenlerin hiçbiri Türk siyasal sisteminin içine girdiği çözümsüzlüğü ve sandıkta beliren iradenin işlevsizliğini görmek istemiyorlar. Türkiye'nin AB üyeliğine hayır diyenler öncelikle şu soruya tatminkar cevap vermelidirler: Herkesin şikayet ettiği sorunlu demokrasiyi, insan hakları ve hukuk devleti temelinde nasıl kurabileceğiz? Sandıkta beliren halk iradesinin ve halkın genel tercihlerinin sistem içinde belirleyici olmasının önüne konular engelleri nasıl kaldıracağız? Yoksa siz statükonun devamından mı yanasınız?
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |